| Önce milletsiz devlet
kurdular, sonra ‘Mutlu Türk’ milletini kurmaya çalıştılar ve
başaramadılar, şimdi yeni bir şey uydurmaya çalışıyorlar.
Türkmen’i piyasaya sürüyorlar. TTK başkanı saçmalıyor.
Türkmen yani ne? Türkmen ne demektir, nerden geliyor,
kimlerdir? Genetik araştırmalar, Türkiye sayılan topraklarda,
Orta Asya kökenli genlerin oranının %3.4 olduğunu gösteriyor.
KONDA’nın araştırmasına göre de Türk kökenlilerin oranı %2.8
dir. Selçuk, Tatar, Moğul, Osmanlı, Türk, Türkmen,
Akkoyunlu, Karakoyunlu, Oğuz boyları vb. vb. kavramların ne
anlama geldiği belli değil.
Mesela Doğu ve İslam’ın en büyük tarihçisi, Kamil Fî
Tarîx’in yazarı, Kürt Ibn El Esîr, Moğullar için Tatar
kelimesini kullanıyor.
Batılı’lar ve onlara dayanan Türkler, bu kavramların
içeriğini siyasi amaçları için değiştirdiler. Oluşturmaya
çalıştıkları milletin ’turkic’liğini destekleyecek şekilde
tahrif ettiler. Şimdilik mecburen kullanıyorum. Sadece neden
söz ettiğimi belirtmek için kullanıyorum.
Tarihçi olduğunu iddia eden TTK başkanı belgelerim var
ama açıklamam diyor. Tarihçi; bir belgeyi elde etmek ve
yayınlamak için hertürlü fedakarlığı ve rizki göze alırken,
Türk tarihçisi belgeleri saklamak, yakmak ve tahrip etmek
için çalışıyor.
Örneğin Atatürk’ün orjinal bir resmini bulmak mümkün
değil. Hepsini ’güzelleştirmişler’. Sanki mübarek artiz!
Hala Türk devletinin ne zaman kurulduğu bilinmiyor. Hala
kendilerini aydın görenler ’Kurtuluş Savaş’ı uydurmasına
sığınıyor. Türk Tarihi yalana dayandığı gibi, Osmanlı, Moğul
ve Selçuk tarihine de yalan uydurulmuş ve tahrif edilmiştir.
Batı Avrupalılar, Ortadoğu, Kafkasya ve İran üzerinden
Rusya’yı sıkıştırmak ve durudurmak istiyordu. Rusya’nın
genişlemeğe başlaması ve Osmanlı sultanlığının yıkılış
sürecine girmesi, Batı’lıları Osmanlı kalıntılarını ’turkic’
saymaya yöneltti. Osmanlı, Selçuk ve hele hele Moğulları
Türk saymak garip bir icattır. ’Gavur’ icadıdır. Osmanlı ve
Selçukluları; Kürt, Arap, Rom, Kafakslı saymak mümkün, ama
Türk saymak mümkün değil. Moğullar ise çok ayrı bir hikaye.
Bunlar’ı tanıyoruz. Gizli işler ile uğraşıyorlar. Tarih
çetesidir. Hala Lozan anlaşması orijinal belgelerini
yayınlamadılar. Nedenleri olmalı. Lozan konferansının kimler,
hangi devlet veya örgütler arasında başladığını gizliyorlar.
Osmanlı tarafı adına, konferans ve görüşmelere katılan ilk
heyetler hangi devlet adına, ne adına konferansa gitmişti,
hangi tarihte Turk ve Turkey kullanıma girdi? Bilinmiyor,
gizliyorlar. Tarih çetesi gizliyor ve belgeleri imha ediyor.
Geçenlerde Türk medyası, Lozan anlaşması metinlerinin imha
olduğunu yazdı.
Belgeleri imha etmek te bazen yetmiyor. O zaman tekrarın
tekrarını uyduruyorlar. Kürt Alevilerin Ermeni olduğu tezi;
başarısızlığın ve gizlenen katliam belgelerinin ifadesidir.
Fakat kabahatı örtmek mümkün değil. Ne Kürt Aleviler tarih
çetesinin yalanından dolayı Ermeni olur ve ne de istedikleri
sayıda Türkmen bulmaları mümkün olur.
Orta Asya’dan göç edilenlerden söz ediliyor. Orta
Asya’dan Batı’ya doğru göç edenlerin sayısının çok olması
mümkün değildi. Ne Orta Asya’nın nüfusu, ne de komunikasyon
araç ve yolları, yüzbinlerce insanın göç etmesine elverişli
değildi.
Kaldı ki Orta Asya’nın insani olanakları, sözü edilen
coğrafyanın demografik yapısını değiştirmeğe yetmiyordu.
Bugün de yetmez. Yani Orta Asya tümden boşalsa bile Osmalı,
Moğul, Selçuk’luların hakim olduğu iddia edilen coğrafyanın
demografisini değiştirmeğe yetmezdi.
Osmanlı sülalesinin Orta Asya’dan geldiği doğru olsa
bile, Osmanlı olarak adlandırılan devleti, sultanından
dolayı, ’turkic’ saymak doğru değil. Eğer öyle olsaydı,
İsveç bazen Alman, bazen Fransız ve bazen de Felemen olması
gerekliydi. İsveç her üç bölgeden, halktan kral ithal
etmiştir. Eğer öyle olsa Mısır, Şam ve bütün Arabistan’ın
Kürt sayılması gerekli, çünkü Selaheddinê Eyyubi ve Eyyubi
handanlığı Kürt’tür.
Türklerin her saçmalığı ve yalanına cevap vermek
gerekmiyor. Ama örnek olarak Bağdat’a bakabiliriz. Bağdat
uzun yıllar Selçukluların merkezi olmuştur. Ama Bağdat
hiçbir zaman ’turkic’ olmamıştır. Bağdad’ın herhangi bir
dönem turkic olduğunu söyleyen için tef çalınır. Halbuki
eğer gerçekten Orta Asya’dan Ortadoğu’ya söylendiği gibi
kalabalık göçler olmuş olsaydı, İslamin merkezi Bağdat, ki
Selçuk’luların da merkezi olmuştur, ’turkic’leşmesi
gerekliydi. Ama Batı’lılar orayı ’turkic’leştirmeyi uygun
bulmadılar.
İstanbul da var. İstanbul bir dönem Osmanlı sultanlığının
merkezi olmuştur. Ama İstanbul hiçbir zaman ’turkic’
olmamıştır. Bütün ’temizlik’ hareketlerine rağmen ’turkic’
olmamıştır. Başka taraf mı olmuştur? Kesinlikle değil.
Afşar’laştırdıkları Avşar dünün yalanıdır. Hala tütüyor. Ama
’Çılgın Türk’ atmakta sınır tanımıyor. ’Bilimsel’ atıyor.
Ermeni tarih kaynaklarında Timurlenk’in Bazîd (Doğu
Beyazıt), civarından olduğu ve Semerqend’i 510 kişi ile ele
geçirdiği yazılıyor. Zaten gerek Selçuk ve Moğul ve gerekse
Osmanl’ının başarısı için, başlangıç evresinde, kalabalık
ordu gerekli değildi. Çünkü daha önce büyük devletler
zayıflamış ve etki alanlarına giren beylikler merkezden
kopmuştu. Her beylik etrafındakiler ile savaşıyordu. Selçuk,
Moğul ve Osmanlı’lar; katliam ve işgallerini bu özel durum
sayesinde gerçekleştirebildi.
Ama işgalin bir işleyişi vardır. Ya işgal edilen
topraklar tamamen insanlardan temizlenir, Moğullar belli
bölgelerde öyle yaptılar, ya da savaş sonrasında geriye
kalanlar ile bir türlü anlaşma sağlanır. Yani eninde sonunda
işgalci güç, yerli halka dayanmak zorunda. Onun için
kraliyetler, devletler, dinler, diller değişse bile insanlar
varlıklarını sürdürür.
Başkaldıran aileler veya beylik şefleri hatta bazen
aşiretler sürgün edilse veya kılıçtan geçirilse bile, geniş
bir bölgeyi boşaltamak veya halkını değiştirmek mümkün
değildi. Bu düzgün bir hesap ta olmazdı. Eğer boşalttığı
yeri, başkaları ile doldurma imkanına sahip olsaydı, belki
bunu yapmak hem mümkün hem de verimli olabilirdi. Ama vahşet
sürüleri dahi, yıkıp yakmak ile işin yürüyemeyeceğini
gördüler ve mesela Moğullar, Ermeniler ile ittifak kurarak
illerlemeğe çalıştılar. Ama sonuçtan kaçamadılar ve yokolup
gittiler.
Artık ’Mutlu Türk’ ile olmuyor. Türkiye sayılan
coğrafyada yaşayan insnalar ile ilgili genetik araştırmalar
vardır. Genetik araştırmalar; insanların kendilerini nasıl
gördüğünü değil, gerçek kökenlerini gösteriyor. İnsanlar
korku, menfaat, kariyer, bilgisizlik veya toplumda muteber
sayılan akıma kapılabilir ve kendisini farklı göstrerebilir
ve hatta kendisni öyle de görebilir. Türkler; insanları
kökenlerini milliyetlerini, dinlerini dillerini inkar etmeğe
zorladılar. Ama genlerini değiştiremediler ve sonucu kabul
etmek zorundalar. Antolia’da (Türkiye olarak adlandırılan
coğrafya) yapılan araştırmaların tümü Orta Asya ve Asya’lı
genlerin çok az olduğunu gösteriyor.

Bir ararştırmanın sonucu olan “Excavating Y-chromosome
haplotype strata in Anatolia” adlı dokumnet araştırma
sonucunu şöyle yazıyor.
“Parçaların çoğu (haplogroups E3b, G, J, I, L, N, K2
ve R1; 94%) Avrupa ve komşusu olduğu Yakın Doğu insanları
ile ortak, buna karşılık Orta Asya (C, Q ve O; %3.4),
Hindistan (H, R2; %1.5) Afrika (A, E3*, E3a; %1) ile çok az
haplogroups ortaklık vardır.”
Milliyet gazetesinin 16-19 Mart 2007 tarihlerinde
KONDA’nın yaptığı bir araştırma yayınladı. Araştırmada “Türk
kökenlilerin’ Türkiye genel nüfusuna oranı %2.8 dir.
Türk kökenlilikten kasıt Orta Asya kökenliliktir. Eğer varsa
Türkmen bu %2.8’e dahildir. KONDA’nın yaptığı araştırma ile
genetik araştırmala sonuçlarının bir birine yakın olduğu
görülüyor.

Selçuk, Moğul, Tatar ve Osmanlı’nın tarih’te önem
kazanması, sayılarının çokluğundan dolayı değil. Dünya’nın o
zamanki özel durumu, İslam ile Hırıstiyan dinleri arasındaki
mücadele, eski güç merkezlerinin kaybolması, yenilerinin
henüz doğmamış olması vs. vs. den dolayı, medeniyet katili
sürüler başarılı oldular. Bu guruplar; ahlaki bariyerlere
sahip değildi, örgütlüydüler ve şiddeti varabilecek en uç
noktasına kadar kullandılar.
Kürt tarihçi ve İslam tarih duayeni Ibn El Esîr, Kamil
Fî Tarîx adlı eserinde bunların uyguladığı şiddetin
yarattığı sonucu şöyle anlatıyor:
”Bunlardan tek biri, bir çok insanın bulunduğu bir köy
veya mahalleye girip, onlardan birini diğerinin arkasında
öldürebilir ve kimse bu atlı adama el kaldırma cesaretini
göstermez. Bana anlattıklarına göre bunlardan silahsız bir
kişi, silahlı bir kişiyi durduruyor fakat silahı olmadığı
için esir aldığı silahlı kişiyi öldüremiyor ve ona (silahlı
adama) ’elini yere koy ve kıpırdama’ diyor, silahlı
adam dediğini yapıyor ve Tatar (elini yere koyan)
adamın kılıcını alıp orada kafasını kesiyor.”
”Başka biri bana şunları anlattı: 17 kişi ile birlikte
bir yolda gidiyorduk. Atlı bir Tatar ile karşılaştık ve
bize birbirinizin elini bağlayın dedi. Benim yol
arkadaşlarım, onun dediğini yapmaya başladılar. Ama ben
onlara, ’O yalnız bir kişidir, neden onu öldürmüyor ve
kaçmıyoruz’. ’Biz korkuyoruz’ dediler. Ben onlara,
’Bu adam hemen burada sizi öldürecek, onu önce biz
öldürelim, belki Allah bize yardım eder’. Alah adına
yemin ederim ki onlardan tek bir kişi onu öldürmeye cesaret
edemedi. Ben bir bıçak aldım, onu öldürdüm ve biz
kurtulduk.’ Ve bu türden olaylar çoktur.”
Kaynak: Medieval Sourcebook: Ibn al-Athir: On The
Tatars, 1220-1221CE
Görüldüğü gibi bunlar’ın fazla kalabalık olmaları
gerekmiyordu, çünkü sözü edilen coğrafya’da yaşayan
insnalar, örgütsel olarak çok perişan bir durumdaydılar.
Daha önceki savaşlar ile güçten düşmüştü.
Zaten örgüt adına bir şeyin varolduğu bölgelere
bulaşmadılar. Mesela Moğullar Kürdistan’a bulaşamadılar
çünkü Kürtler örgütlüydü. Kürdistan’a da uzanmak istediler
ama Kürtlerin örgütlü olduğunu gördüler ve hemen
uzaklaştılar. Selçuk ve Osmanlı’lar da Kürtler ile
anlaştılar. Kürdistan’a yakın bölgelerde hakimiyeti ele
geçirdikten ve başka bölgelerde güçlendikten sonra Kürtler
ile dönem dönem çatışmaya girdiler. Ama hiçbir zaman Kürt
toplumunun idari, hukuki ve iç işleyişine karışamadılar. |