Kürt Sorununu barışçıl biçimde
“Demokratik Siyasal Çözümü”nü isteyen aydınlarımızı,
Cuhhuriyet ve Atatürk düşmanlığıyla suçlayan “sahte
Kemalist solcular” ile “sahte ulusalcı Müslümanlar”
ve “sahte ülkücüler” türemeye başladılar.
Kendilerini “ulusalcı Türk solu” olarak tanımlayan
bu yapay oluşumlar değişik kılıklarla her yerde
sürekli karşımıza çıkmaktadırlar.
Bu güne kadar yaptıkları
sahtekarlıkları sıralarsak;
Devrimci gençleri darağacında
sallandırdıktan sonra kanlı ellerini ulusal-beyaz
eldivenleriyle örtüp, Atatürk ve Atatürkçülük adına
bu ülkeye her türlü kötülüğü yaptılar. Bunlara 12
Mart ile 12 Eylül Cuntalarını örnek vermek
yeterlidir.
“Müslüman Türk Devleti’nin bekası”
için Maraş’ta-Sivas’ta yaktıkları canlarımızın
ateşinde pişirdikleri İslam Kebabı’nı Türk sosuyla
süsleyerek bazı “düşkün” Alevilere servis yaptılar.
Sivas’ta 35 canımızın katledildiği otelin müze
yapılmasına çeşitli bahanelerle engel
çıkarılmaktadır. Ak Parti’nin “Alevi Açılımı”
konusundaki iki yüzlü girişimi sahte İslamcılar
için en açık örneklerden biridir.
İmama takke, kendilerine de şapka
taktırarak, ulusalcılık adına “Diyanet” formülünde
birleşerek tek tip din icat ettiler. Gerici
dinciliği Osmanlı’dan daha beter uygulamaya
koydular. Bir örnek vermek gerekirse,bir zamanlar
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri olan Org.
Tuncer Kılınç’ın Avrupa’nın bir şehrinde yaptığı
konuşmada “Cem evleri bölücülüktür” dediğini hala
hafızalarımızda taşıyoruz.
Yani bunlar kimi yerde Türk-İslam,
başka zamanda milliyetçi-ulusalcı,çoğu zamanda ise
ülkücü olarak karşımıza çıkmaktadırlar
Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel
gerici-dinci çizgisinin yerine kurulan Cumhuriyet
ırkçı-ulusalcı olan daha kötü bir yönetim biçimine
dönüşmüştür. Bu uygulama ufak-tefek değişikliklerle
hala devam etmektedir. Bir yönetim biçiminin adı
Cumhuriyet olması hiçbir şeyi değiştirmediğini
görmekteyiz. O nedenle Cumhuriyet’in özü itibariyle
Demokratikleşmesi şarttır.
Bu günlerde “Öğretmen İle İmamın
Kavgası mı? Yoksa takunya ile postalın çatışması
mıdır?”
Soruları gündemi işgal etmeye devam etmektedir.
Görünüşte sanki böyle bir durum varmış gibi
yansıtılmaktadır. Halbuki, rejim kendini korumak
amacıyla yetiştirdiği maaşlı “Atatürkçü Öğretmenler”
ile Diyane’tin beslediği imam da, Devletin
denetimindeki vakıflarca beslenen takunyacı da
Cumhuriyet yönetimi’nin eserlerindendirler. Her ne
hikmetse, bu cumhuriyette demokrasi denilen şey hiç
uğramadı. Demokrasi mi? Bu ülkeye demokrasi
gelmesini hiç akıllarına bile getirmediler. Çünkü,
bu halk için özgürlük ve demokrasi lükstü. Daha
zamanı gelmemişti. Sürekli bekleyiniz diyorlardı.
Bu güne kadar hepi Mustafa
Muhammed’in sarığı ile Mustafa Kemal’in kalpağını
gündemde tuttular. Bazen de asıl yüzlerini Lenin’in
sakalıyla perdeleyerek sahte solcularla
demokrasinin önünü kestiler. Yani Kürtlere karşı
buruşan yüzlerinin düzelmesi için Cami İmamının
külahlının üstüne bir tanede Kalpak uydurmuşlardı.
-Ne postal ne de takunya,
-Ne medrese ne de kışla,
-Ne Siyah ne de yeşil cüppe,
-Ne takke ne de kalpak,