Verein der Völkermordgegner
e.V. Frankfurt / Main
Soyk ırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem Tel.:
0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net
SKD (Soykırım Karşıtları Derneği) Türkiyede bir Grup Aydının
başlatmış olduğu Özür diliyorum başlıklı imza kampanyasını
desteklemektedir! Tüm Üyelerini ve Dostlarını bu Kampanyaya
katılmaya davet etmektedir!
İmzaya açılan metni, SKD olarak 10 yıldır mücadelesini verdiğimiz
soykırımın tanınması ve kamu vicdanında mahkûm edilmesi
anlayışımız ve ölçüleri temelinde değerlendirecek olursak, hayal
kırıklığına uğrayacağımız kesindir. Ancak, işlenen toplu
cinayetlerin, hesaba kitaba sığmayan sayısız kötülüklerin telafisi
ve bir daha tekrar etmemesi için özürün, empatinin, tamamen
yabancısı olan bir toplumda, atılan bu adımı, büyük bir medeni
cesaret olarak değerlendirmemiz gerekir. Türkiye sivil itaatsizlik
tarihinde, insanlığa karşı işlenmiş bir suçun inkârına karşı,
vicdani sorumluluk duygusu ile çok ender kitlesel karşı duruşlardan
biri olması bakımından, saygıyla karşılanması gerekiyor. Bu nedenle
kampanyaya öncülük eden aydınlarımızı kutluyoruz.
Biz, Türkiye koşullarında onların bu olumu tavrını böyle
değerlendirirken, kampanyaya temel olan açıklamadaki hata ve
eksiklikleri, dostça dayanışma içinde eleştirmenin de, geleceğimiz
için sorumluluğumuzun, onlara duyduğumuz saygının bir gereği olarak
algılanmasını umut ediyoruz.
İmza metninin iki cümleden ibaret olduğunun farkındayız. Buna rağmen
söz konusu iki cümlenin taşıdığı, soykırım mağduru halklarla
ilişkiler bağlamında toplumumuzun geleceğine yön verme (niyet ne
olursa olsun) özelliğinin, yadsınmaması gerektiği inancındayız.
Büyük felakete duyarsız kalınmasını, onun inkâr edilmesini vicdanına
sığdıramayanlar da, onu inkâr ederek Gerekirse yine yaparız!
diyenlerde, imza metnini bu gerçeği göz önünde bulundurarak
değerlendirmektedirler. Buna uygun olarak iki cümlelik kısa kampanya
metnine baktığımızda eksik ve hatalı bulduğumuz en önemli noktaları,
şöyle özetlemenin mümkün olduğunu düşünüyoruz:
1915teki Büyük Felaketin açık bir dille Soykırım olarak tanınıp,
mahkûm edilmemesi önemli bir hatadır. Ermeni halkının Büyük felakete
değil, ama Büyük cinayete yüklediği yegâne anlam soykırımdır.
Günümüz Türkiye toplumunun Büyük Felaketten anladığı ise, Düzce -Adapazarı
-Marmara hattı depreminden öte bir şey değildir. 100 yıllık bellek
erozyonundan muzdarip toplumumuzun, Erzincan depremini hatırlayıp
hatırlamadığı büyük bir soru işaretidir. Ama Soykırım (devlet her
ne kadar bu terimin önüne sözde ibaresinin konmasını mecbur kılsa
da) teriminin anlamı, her iki toplum için de aynıdır.
Soykırımın sorumlusu olan ve yıllardır inkâr siyaseti güderek onu
sahiplenen devletin kınanmaması, sorumluluklarını yerine
getirmesinin talep edilmemesi önemli bir hatadır.
1915 soykırımının diğer mağduru olan Süryani, Helen ve Ezidi
halklarının özür bağlamında zikredilmemiş olması, önemli bir
eksikliktir. Soykırım zihniyetinin Cumhuriyet döneminde de
kesintisiz devam ettiği bilinen bir gerçektir. Kürt isyanlarının (ulusal
baskı ve zulme karşı savunma nitelikli direniş demek daha yerinde
olur) hep kanla bastırılması, 1937 1938 yılarında dersimde
Kızılbaş Alevilere karşı uygulanan soykırım nitelikli kök kazıma
operasyonu, Müslüman olmayan inanç gruplarına ( Hıristiyanların yanı
sıra Aleviler, Museviler) karşı kışkırtılan pogromlar, ekonomik
çökerte operasyonları, aynı zihniyetin, benzer yöntemlerin ürünüdür
ve bu halklardan özür dilenmesini zorunlu kılar.
SKD olarak biz, bu kampanyayı, devletin ve onun güdümündeki bütün
kurumların soykırım tabusunun yıkılması karşısındaki gösterdiği
tepkileri hesaba katarak, gelebilecek bütün ırkçı saldırıları
birlikte göğüsleme sorumluluğu ve dayanışma bilinci ile
destekliyoruz.
Bizler, imza metninin sonuçta bir uzlaşma ortak noktası olduğunun,
bu kampanyanın hem inisiyatörleri, hem de imzalarıyla katılanlar
açısından 1915 tarihi gerçekliğine farklı yaklaşıldığının
bilincindeyiz. Dolayısı ile kampanya süresinin yoğun tartışmalara
sahne olduğundan ve olmaya devam edeceğinden eminiz. 1915de yaşanan
sürecin ne olduğuna, nasıl nitelendirilmesi gerektiğine dair resmi
tarihin dayatmaları dışında yürüyecek olan tartışmaların, bu güne
kadar titizlikle korumaya çalışılan soykırım tabusunun temelden
yıkılmasına hizmet edeceğini düşünüyoruz.
Tartışmalara aktif olarak katılacağız; taraf olacağız. Yapıcı
eleştirilerimizle yüzlerce ve hatta binlerce iyi niyetli insanla
birlikte, bundan sonra daha cesur ileri adımların atılması için
ortak zemin yaratmaya çalışacağız.
Kampanyanın başlamasına paralel olarak imza metnine karşı ırkçı
saldırılar dışında haklı gerekçelere dayanan yapıcı eleştirileri,
farklı yaklaşımları, en iyi bir şekilde değerlendirmeye ve kamuoyu
ile paylaşacağız.
Her şeye rağmen bu kampanyanın en iyi başarı ile sonuçlanması için
insan haklarına saygılı herkesi seferber olmaya davet ediyoruz.
İmzalarınız için kampanya sitesinin linki: http://www.ozurdiliyoruz.com
Frankfurt, 24.12.2008
Felaketin
sorumlusu yok, Soykırımın var! İşte bütün mesele...
Ermeni kardeşlerimizden özür diliyorum başlıklı imza kampanyası
başladı.[1]
Kampanyanın niyet olarak bu sorunu tartışmak/tartıştırmak, bir
tabuyu aralamak gibi olumlu amaçlar taşıdığına inanıyorum. Ne var ki
kampanyaya katılmak için metni hevesle okumaya koyulduğumda
kullanılan kavram birden duraksamama yol açtı. Beklediğimin aksine
1915 için imza metninde Soykırım yerine Büyük Felâket kavramı
kullanılmıştı.
1915 Soykırımının kurbanı olan Asuri-Süryani, Rum, Pontus ve Ezidi
halklarından ise hiç bahsedilmiyordu.
Şöyle düşündüm:
Bu içerikle Ermeni kardeşlerimizden, soykırım kurbanı halklardan
gerçekten de özür dilemiş oluyor muyuz?
1915'de yaşananlar tabiiki aynı zamanda "büyük bir felakettir", "trajik
olaylardır", "insanlık ayıbıdır" vb.dir. Ama esas olarak ve adını
doğru olarak söylersek bir SOYKIRIM'dır. Bir olgunun ismini
değiştirerek olgunun kendisini değiştiremezsiniz. Birilerini
öfkelendirmemek, birilerini alıştırmak için işin adını koymaktan
çekinmek, bir takım mecazlara, metaforlara sığınmak ancak popüler
deyimiyle "takiyye"ciliği özendirir.
Soykırım olgusunu "Büyük Felaket" olarak adlandırmak Ezop Dilidir.[2]
Sözcüklerin mecaz anlamlarına sığınmak, imalar, göndermeler ya da
metaforlar yardımıyla egemenlerin estirebileceği politik şiddetten
korunma kaygısıdır. Türkiyenin bu koşullarında anlaşılabilir bir
şeydir. Fakat bize, doğruyu, nesnel gerçeği, bilimsel bir tanıyı tüm
açıklığı ve cıplaklığıyla söylemelerini beklediğimiz bilim
insanlarının bu çağda Ezop diline sığınmaları onlara yakışıyor mu?
Ermeni kardeşlerimizin yaşadıklarına duyarsız kalınması ve inkar
edilmesinin önemli bir boyutu da devletin kavramlar üzerine
estirdiği şiddet, resmi tarihin tartışılmasına koyduğu korku
barikatları değil midir? Bu kaygı ve endişeleri koruyarak hangi
özrümüzden geri dönmüş olacağız? Gerçekle yüzleşmek cesareti yerine,
kıyısından dolaşmak niye?
Doğrusu bir olgunun adını koymaktan örneğin Kürde Kürt demekten
bile on yıllarca çekinmiş, ya hiç görmezden gelmiş ya da zorunlu
kalınca başka kelimelerle idare etmiş Türk bilim insanları açısından
aynı idareciliğin halen sürdüğünü göstermesi açısından oldukça
üzücüdür.
"Felaket" bir doğa olayıdır, kaçınılmazdır.
Elimizden gelen felaketzedelerle olabildiğince dayanışmak, onların
yaralarını sarmaya çalışmak, bir daha böyle felaketler olmaması için
dua etmektir.
Felaket önlenemez! Ancak olabilecek felaketler bakımından insanların
psikolojik ve fiziki olarak hazırlamak, koruyucu önlemler alınarak
olabilecek zararın en aza indirgenmesi mümkündür.
Felaket karşısında sorumlu ve suçlu arayamayız., istenmeyen bir anda,
insanların iradesinden bağımsız olarak başa gelir ve çekilir.
Deprem, sel, kuraklık... Aniden gökten taş yağmaya başlarsa, bu bir
felakettir; ne yapabiliriz ki?
Felaketin sorumlusu, suçlusu yoktur ama soykırımın vardır: İşte
bütün mesele! 1915 bir soykırımdır; sorumlusu bulunmayan sadece
mağdurları olan tanrısal, kaçınılmaz, bir felaket değildir.
Büyük Felaket tanımı Soykırımı gibi bir insanlık suçunu failleri,
sorumluları olmayan, kaçınılmaz bir kader haline getiriyor. Oysa
soykırım bir kader değildir, durdurulabilir, önlenebilir...
Felaketin iradi bir yanı yoktur, plansızdır, tasarımsızdır; oysa
soykırım politik irade tarafından tasarlanmış, kurumları tarafından
uygulanmış özel bir toplu cinayet projesidir.
Felaket, ırk, din, dil, inanç ayrımı yapmaz! Herkesin başına
gelebilir. Ama soykırım, belli bir ulusu, belli bir etnik ve inanç
kitlesini özel olarak seçer, onu yok eder!
Soykırım bir felaket değil, bir insanlık suçudur.
Bu akıl almaz şiddetin mağduru ve mazlumu olan halkların onu gah
MEDZ YEĞERN (Ermenice Büyük Felâket), gah SEYFO (Süryanice Kılıç),
gah TERTELE (Kürtçe-Zazaca Kazıma) olarak adlandırması popüler
etimoloji açısından önemlidir ama olgunun içeriğini değiştirmez.
Soykırımın bir insanlık suçu olarak tanımlanması, uluslararası hukuk
literatürüne geçmesi zaten bu gibi olguların yaşanması üzerine,
bilim insanların hukukçuların mücadelesi sonucu gerçekleşmiştir.
1915, Osmanlı Devleti tarafından, Ermeni, Asuri-Süryani, Rum gibi
Doğunun yerleşik bütün Hıristiyan halklarını kendi topraklarından
çıkarmak, azaltmak, yok etmek için düşünülmüş, Bu coğrafyayı her
bakımdan Türkleştirerek ulus devletin önündeki engelleri "temizlemeyi"
hedefleyen uzun vadeli planlanmış, acımasızca da uygulanmış olan
çağın en kapsamlı bir etnik temizlik harekatıdır, bir SOYKIRIMdır.
Neden?
1915 soykırımı ile Osmanlı İmparatorluğunun o tarihlerdeki
sınırlarının etnik, kültürel ve ekonomik açıdan bütünüyle
Türkleştirilmesi projesinin bir ürünü olarak var olan Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, bu tanımdan cin görmüş gibi korktuğundan, bu
olgunun tartışılması, adlandırılması ve sorgulanmasına karşı ölçüsüz
bir tepki gösterdiğinden; bir yandan bu şiddetten kaçınmak bir
yandan da artık kaçılmaz olan tarihsel yüzleşme eşiğine gelindiği
bir ortamda iki tarafı da idare edebilecek bir formül bulma
kaygısının ürünüdür bu deyim.
Politikacılar tarihsel, siyasal ve hukuksal sorumluluktan kurtulmak
için böyle bir kelime oyununa sığınabilirler. Bu tür pazarlıklar
siyaset yapanlar için anlaşılabilir olsa bile, gerçeği
aydınlatmayı, hukuk ve insan haklarını savunmayı önüne koymuş, bilim
insanları, aydınlar ve sanatçılar açısından bir tutarlılık sorunudur.
1915 sürecini zaten soykırım olarak görmeyenler için elbette
tutarlılık açısından bir problem yoktur. Ama işin adının ne olduğunu
bile bile bir hastalığın tanısını, bir olgunun isminin
değiştirilmesine razı olmak olacak iş değildir.
Diğer önemli bir konuda 1915 soykırımının asıl kurbanlarından biri
olan Asur-Süryani halkının özür kapsamında unutulmasıdır. Oysa 1915
Soykırımında Ermenilerle beraber Asur-Süryani halkı da yok edildi,
ülkesinden çıkarıldı. Felaket ise onlar da bu felaketin tam
ortasındaydılar. Yanı sıra 1915 Soykırım sürecinin Karadenizde
Pontus Rum halkının imhasına öngeldiğini, Ezidi Kürtlerinin de
Ermenilerle birlikte sürüldüğü ve yok edildiği bilinen gerçeklerdir.
2007 yılında Uluslararası Soykırım Uzmanlar Kuruluşu ( International
Association of Genocide Scholars), 1915 lerde sadece Ermenilerin
değil, ama aynı zamanda Asur-Süryanilerin ve Rumların da soykırıma
uğradığını beyan etti. Soykırımın kurbanlarının bir de unutulmaya,
önemsenmemeye kurban gitmemeleri gerekir. Soykırım mağdurları
toplumlar arasında ayrım yapmak, görmemezlikten gelmek ciddi
sorunlar yaratır.
Ben Soykırım kurbanlarının acılarına karşı duyarlı olmaktan sadece
o kurbanlara acımayı, onları hatırlamayı değil, soykırım suçunun
önlenmesi için cesur olmayı, itiraf etmeyi, soykırımları yaratan
ideolojik-siyasal mekanizmalara karşı mücadele etmeyi de anlıyorum.
Sonuç Büyük Felakete karşı duyarsızlığınızdan dolayı özür
diliyorsunuz ama Soykırıma karşı tavır almadığınız için bu
konudaki özür borcunuz halen durmuş oluyor!
Recep Maraşlı, Şükrü Gülmüş, Sabri Atman, Halis Açar, Mahmut
Gergerli, Elif Orhan, Süleyman Akkoyun, Berzan Boti, Aziz Gülmüş,
Faruk Boran, Çetin Çeko, Ahmet Önal ...
6-12-2007
* (Katkılarından ötürü Sabri Atmana teşekkürler...)
Not:Yukaridaki metin bir imza kampanyası metni değildir.ancak
yukaridaki görüşleri bizlerle paylaşan Web siteleri ve şahsiyetler imza
koyabilir bilgimiz dahilinde metni sitelerinde yayınlayabilirler.
[1] 1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e
duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu
ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum. (İmza metni) http://www.ozurdiliyoruz.com/destekleyenler.aspx
[2] EZOP, antik Yunanda yaşamış köle bir saray masalcısıdır. En
sert konuları bile efendilerini öfkelendirmeyecek, keyiflerini
kaçırmayacak mecazlarla, fabllarla anlatmayı başaran üslubu
nedeniyle, sonraki yüzyıllarda edebiyat ve politikada bu tarz
anlatım Ezop Dili olarak adlandırılmıştır.
- Metz Yeğern, Seyfo ve özür dileme kültürü
Orhan Miroğlu - 17.12.2008 http://www.taraf.com.tr/makale/3147.htm
Ermenilerden dört yıl önce, kendi payıma özür dilediğimi
hatırlıyorum.
Gazeteci Esra Cengizle 2005 yılında bir söyleşi yapmıştık ve BirGün
gazetesinde tam sayfa olarak yayınlanan bu söyleşiye, Esra Cengiz,
Ermenilerden Özür Diliyorum başlığını uygun bulmuştu.
Geçmişte olup bitenler için samimiyetle dile gelmiş ve ardından da
başka sevindirici işlerin gelebileceğini fark ettiğim böylesi
kolektif bir özür dilemenin acıya ve yasa ne kadar iyi geldiğini az
çok tahmin ettiğimden kendi payıma ikinci kez özür dilemiş oldum
ve Ermenilerin 1915te yaşadıkları acıyı anladığımızı bu acıya ortak
olduğumuzu anlatan Ermeni kardeşlerimizden özür diliyoruz adlı
metni hiç çekincesiz imzaladım.
Biliyorum ki bugün birileri çıkıp benim de mağdurları arasında
olduğum Diyarbakır cezaevinde olanlar için özür dilese bu beni
sevindirir, belki de içimden işte nihayet bu da oldu diyerek,
Diyarbakırlıların söyledikleri gibi çaktırmadan gözyaşı bile
dökebilirim.
Birileri çıkıp gözlerimin önünde öldürülen Musa Anterin ve
aralarında arkadaşlarımın, dostlarımın olduğu daha binlerce faili
meçhul cinayete kurban gitmiş insanın ailesinden özür dilese, aynı
duyguları yaşayabilirim.
Geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma meselesini Türkiye, öncelikle Ermeni
ve Kürt sorunu bağlamında son yıllarda yoğun olarak tartıştı. Bu
alanda yeni ve farklı bir tarih anlatısı oluştu. Resmî tarihin
itibarı ve güvenilirliği, ciddi biçimde sarsıldı, hatta giderek
sorgulanır hale geldi.
Önümüzdeki dönem anlaşılan bu meseleleri, adına Seyfo (kılıçtan
geçirme) denen ve Süryani halka karşı gerçekleşen pogromlarla
yüzleşerek tartışmaya devam edeceğiz.
Midyat ta Mor Gabrielin toprakları için Eğlence Zinevlê- köyü
muhtarı Mahmut Düzün savcılığa verdiği dilekçede geçen şu cümleler,
Müslüman olmayan Osmanlı halklarına karşı kötü bir zihniyetin hâlâ
güçlü olduğunu açıkça ortaya koyuyor:
Sizler, Ormanlarımdan bir dal kesenin kafasını keserim diyen
Fatihin torunlarısınız. Bir piskopos papazın kafasını kesmek değil
de işgal ve talanına engel olmalısınız.
Bu muhtar arkadaşımız, Midyat ta görev yapan savcıların Fatihin
torunları olduğundan nasıl emin olabilmiş meçhul, ama böyle yazmış
işte!
Meğer, ancak İlber Ortaylının bilebileceği söylenmişse tabii-
Fatihin ormanlar ve kafa koparma hakkındaki veciz sözünü savcılığa
verdiği dilekçeye geçirebilen tarih bilgisi bir hayli yüksek
muhtarlar yetişiyor da, haberimiz yok!
Dilekçeyi veren muhtar, devrin, kafa kesme devri olmadığının ya da
böyle bir şeyin biraz zor olduğunun farkında. İşgalci ve talancı
dediği piskopos papazın şimdilik durdurulmasını istiyor; ama öyle
bir üslup var ki verdiği dilekçesinde, istediği olmazsa belki bir
sonraki talebinde devir mevir dinlemeyecek, bu kez Midyat
adliyesinin savcılarını Enver Paşanın torunları olarak tasavvur
edip işgal ve talana kalkışan, piskopos papazın canını isteyecek.
Eh, takdir edersiniz ki tarihî manada- Enverin torunlarından
istenecekse, böyle bir şey istenir artık!
Ermenilerden Özür Dilemeye itirazların olabileceğini tahmin etmek
zor değildi. Bu sorunu, karşılıklı mukatele olarak görenler, hatta
Ermeni mezalimi olarak anlayanlar karşı-bildiriler açıklamaya
başladılar bile. Acıyı paylaşmaya ve tanımaya varız, ama özüre
hayır diyenler var bir de. Bildirinin özür kısmını Batı orijinli
bir merak, bir tatmin gibi görüyorlar. Saygı duymak gerekir bu
görüşlere de.
Türkiyede geçmişle yüzleşme ve özür dileme kültürü önünde ciddi
engeller var.
Devletin kendisi bu kültürün icaplarını yerine getirmeden bir hayli
uzak.
Oysa bugün, tarihî ihtilafların ve trajedilerin yaşandığı ülkelerde
devlet adamları uzlaşma ve diyalog için, acının ve yasın
paylaşıldığını göstermek için, özür diliyorlar.
Evet doğru, bu kültür ve gelenek Batı kaynaklı, Doğunun unutma
kültüründen de, pisliği halının altına süpürme ve tıştê go çû
mede dû (geçmişin peşine düşme!) anlayışından da oldukça farklı.
Bu işler Batıda biraz farklı seyrediyor. Bakınız, Butros Gali,
sizce yirminci yüzyıla damgasını vuran devlet adamı kim sorusunu
nasıl cevaplamış:
Öncelikle ve hiç tereddüt etmeden Nelson Mandelanın adını
anabilirim; bu adam uzlaşmanın koşullarını yaratarak bağışlamayı
kurumsallaştırmayı bildi. (C. Von Barlorwen, Bilgiler Kitabı,
Versus Yay.)
Uzlaşmanın koşullarını yaratarak, bağışlamayı kurumsallaştırmak için
devlet ve siyaset adamlarının aklına yüzyıl boyunca bir şey yapmak
gelmedi bu ülkede. Sonra bir grup aydın çıktı ve Ermenilerden kendi
paylarına özür diledi. Bu özür çok kıymetli bence, çünkü
yapılanlardan hiçbirinin kabahati yok. Kaldı ki insanlığa karşı
işlenmiş suçlardan sorumlu olanların özür dilediğini tarih pek
yazmıyor zaten; çünkü bu adamlar suçla dolu geçmişlerini inkâr
etmeyi temel bir tutum olarak benimserler.
Aydınların kampanyasına, belki de Mithat Sancarın şu hatırlatmasını
hep akılda tutarak sevinmeli ve desteklemeliyiz bence:
Buradaki asıl tehlike, özür dilemenin geçmişteki suçların siyasal
ve moral yükünden kurtulmak için yeterli sayıldığı bir ortamın
doğması, yani özür dilemenin bir tür içi boş sivil din haline
gelmesidir. Bunun olası sonuçlarından biri, geçmişle hesaplaşmanın,
söyle kurtul ya da itiraf et temizlen basitliğine
indirgenebilecek bir süreç olarak yorumlanıp yozlaştırılmasıdır. Bu
nedenle özür dileme jestlerini geçmişle hesaplaşma süreçlerine nokta
koyan nihai bir edim olarak benimsetme stratejilerine karşı;
geçmişle hesaplaşma taleplerinin bugünü kurma mücadelesi olduğunu ve
özür beyanlarının güncel politikalarda karşılık bulması gerektiğini
sürekli hatırlatmak, bunun ısrarlı takipçisi olmak gerekir (M.
Sancar, Geçmişle Hesaplaşma, İletişim Yay.)
İmzaya açılan metin hakkında dile gelmiş bu mahiyette bir fikre ben
rastlamadım; rastlasaydım doğrusu buna da epey sevinecektim.
|
Me di vê belavokê de
çareserîya pirsa kurd û Kurdîstanê danîye ber çavan. Em bang û gazî li
kes, sazî, rêxistin, rewşenbîr, tezgeh û tendensên sîyasî, demokrat û
humanîst dikin ko piştgirîya banga me bikin.
Berdewam>>>
|