Kürt Politik Liderlerin TC'ine "Saygı" Yarışı Neye İşaret Ediyor?

Kürt Politik liderler, halkımıza saldırı ve tehditleri doruk noktasına çıkmış bulunan TC’ine ve O’nun, Meclis gibi bazı temel kurumlarına ”saygı” yarışına girmiş bulunuyorlar. İnsanın kendi ülkesini işgal edip kendisini ve toplumunu her bakımdan adeta felc eden; sömüren, zulmeden, işkenceden geçiren, sürgün eden, evini, köyünü yakıp yıkarak zorla göçerten, öldüren sömürgeci bir devlete ve onun temel kurumlarına, hem de tüm bu uygulamaların arttığı bir dönemde, ”saygı” gösterdiğini beyan etmesi, bu konuda biribirleriyle adeta yarışa girmesinin hayra yorulamayacak bir ”hikmet” i olsa gerektir.

Bu yazımda Kürdistan’daki politik durumu özetleyerek, anılan ”saygı” yarışının ”hikmet” ini irdelemeye çalışacağım.

* * * *

Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi, bazı yönleriyle dört parçada da, yakın tarihinin en elverişli koşullarını yaşamaktadır. Kürtler, tüm parçalarda verdikleri ulusal mücadeleleriyle daha da özgürleşip uluslaşmalarını derinleştirmektedirler. Güney Kürdistan’da bu süreç, elverişli uluslararası koşuların da desteğiyle devletleşme aşamsına varmıştır. Bu devletleşme, Kürdistan çapında, özgürleşmeye ve uluslaşmaya özel bir hız ve nitelik kazandırmış bulunmaktadır. Günümüzde bellibaşlı uluslararası güçlerin, bölgemizde, 1920’ler sonrasında oluşturulup ağırlıkla Kürtler’in boynuna esaret zinciri olarak astırlan statükoyu bozma politikaları ve buna ilişkin somut girişim ve müdahaleleri, özellikle ABD eliyle sürmektedir.

İçinde bulunduğumuz aşamada, Kürt politik hareketindeki güçleri ve etkinliklikleri nedeniyle öne çıkmış bulunan Güneyli Kürt yöneticileri ile PKK yöneticilerinin öznel tutum ve niyetleri ne olursa olsun; yaşanmakta olan bu süreç, dört bir yanda, Kürtler’in uluslaşma süreçlerini objektif olarak derinleştirmekte, onların da, her ulus gibi devletleşip, ulusal olarak tam anlamıyla özgürleşme iradelerini güçlendirmektedir.

Tüm bunlar, sıkça dile getirdiğimiz şaibe ve yanlışlarına rağmen PKK’nin hegemonyasında olan Kuzey’deki Kürt ulusal hareketini, TC için daha da travmatik bir duruma getirmiş bulunmaktadır. TC’nin ırkçı faşizan bir milliyetçi söylemle ”Bayrak sendromu” ve linç girişimleri eşliğinde metropoldeki Kürtlere yönelik olarak sürdürdüğü tehdit ve fiili saldırılar, Kürdistan parçalarının birleştiği üçgende ”tezkere” ile daha da kapsamlılaştırılıp hızlandırılarak, adı konmamış bir savaşa dönüştürülmüş bulunmaktadır.

Bu travmatik tehditlerin, saldırıların ve savaşın görünürdeki hedefi, Güney’deki devletleşme ve PKK’nin oradaki varlığı gibi görünmekte, gösterilmektedir. Ancak asıl neden, bunların yanısıra, Türkiye’nin kendi siyasal sınırları içindeki Kürt ulusal sorunu ve bu sorunun vardığı aşamadır. Güney’e ve PKK’ye ilişkin tutum bu asıl nedenin birer sonucudur.

Bu bağlamda Güneyli Kürtler, şunu çok iyi bilmelidirler ki; Kuzeyli Kürtler, ulusal sorunlarını esaslı bir çözüme kavuşturmadıkça, salt Güney’den yayılan ulusal ”hava” nedeniyle de olsa, bölge üzerinde emperyal emelleri de bulunan Türkiye tarafından rahat bırakılmayacak; kendilerine yönelik baskı ve saldırılar devam edecektir. Yine Kuzeyli Kürtler de iyi bilmelidirler ki; kendi ulusal mücadelelerini, kendi toprakları üzerinde siyasal, hukuksal ve yönetsel bir egemenliğe dönüştüremedikçe, ne kendileri üzerindeki baskı, zulüm ve sömürü ortadan kalkacak ne de başta Güney olmak üzere Kürdistan’ın diğer parçaları, Türkiye’nin ve diğer sömürgecilerin baskı ve saldırılarından kurtulacaktır.

* * * *
Tüm bu elverişli ve açık politik koşullara rağmen, Kuzey Kürdistan’daki Kürt ulusal hareketi, yakın tarihinin en büyük siyasal erozyonu, entegrasyonu ve dolayısıyla tasfiyesi ile karşı karşıya bulunuyor. TC’nin ve özellikle Ordu’nun “Tezkere” ile yarattığı planlı ve kontrollü krizin, Güneyliler’e ne kaybettirip kazandıracağı henüz belli olmamakla beraber, Kuzey Kürtleri için bir tasfiye ve dolayısıyla entegrasyon planına dönüştürülmüş olduğunun ciddi işaretleri görünüyor. Zira, Kürt ulusal davasınının liderleri ve politikacılarının çoğu, ulusal varlıklarını red ve inkârın ötesinde, imha etmek isteyen TC’ye ve kurumlarına “saygı” yarışına girmiş bulunuyorlar. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın, Kürt uluslaşmasına ve devletleşmesine, sürekli bir biçimde saldırarak, TC’ye ve onun resmi ideolojisi olan Kemalizme övgüler dizdiğini öteden beri biliyoruz. Güneyli liderlerin de, son yıllarda, Türkiye’nin saldırgan ve hakaretamiz tutum ve söylemine karşı benimsedikleri yerinde ve haklı tepkisel söylemi, son günlerde terkederek , bunu, TC’nin asla haketmediği pozitif bir söylemle değiştirtiklerini görüyoruz. Yanısıra, bu hafta başında, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ile görüşen ve içlerinde HAKPAR genel başkanı Sertaç Bucak ile KADEP genel başkanı Şerafettin Elçi’nin de bulunduğu Kürt asıllı politikacılardan oluşan heyetin tümünün, görüşmede “Türkiye’nin bütünlüğüne saygı” çerçevesinde görüş arzettiklerini, Şerafettin Elçi’den öğrenmiş bulunuyoruz.

DTP’li Milletvekili Hasip Kaplan ise, hemen anında anılan bu toplantıya veryansın ederek, “Kürt sorununun böylesi yabancı mekanların kapalı kapıları ardında değil, TBMM gibi yüce bir kurumun çatısı altında görüşülüp karara bağlanması gerektiğini” belirtti. Ardından DTP Meclis Gurubu’nun başkanı Amet Türk’ün zehir zemberek demeci geldi: “ABD’nin sabah kahvaltısını aydınlara vererek bu sorunu çözmeye çalışması aslında Türkiye’ye hakarettir. Meclis’e hakarettir. Kendileri kim oluyor da bu konuda Meclis’i dışlayan, kendilerine göre sanki sorunu çözecekmiş gibi bir tavırla herkese babalık yapan, bunu örgütleyen bir duruşu sergiliyorlar... Aslında Türkiye’nin bu konuda uyarılar yapması lâzım. ABD Büyükelçiliği’nin Kürtlerin siyasi partilerine kahvaltı vererek Kürt sorununu tartışmasını anlamakta zorlanıyoruz. AB büyükelçileri de devlet tarafından bize yönelik çağrılar yapıyorlar. Dışlayıcı bir süreçle karşı karşıyayız”.


O Meclis ki, TC’nin Kürtlere yönelik süregelen tüm uygulamalarını yasalaştırdığı için TC adına bu uygulamaların esas sorumluluğunu taşıyor. Yine o Meclis ki, Kürt halkı tarafından seçilip gönderilmiş bulunan DTP milletvekillerini, hergün Kürtlük adına aşağılayıp horluyor ve geçmişte olduğu gibi onları yaka-paça kapıdışarı etmekle tehdit ediyor.

ABD Elçisi ile görüşmede, sınırlarına saygı duyulan O Türkiye ki, Kürdistan’daki işgali ile tüm Kürt ulusal değerlerinin red ve inkârını temsil ediyor ve tarihi boyunca da Kürtler için sömürü, zulüm, ölüm, sürgün ve işkence anlamına geliyor.

Kürt ve Kürdistan sorunun uluslararasılaştığı bir dönemde, Kürtler’in boyunlarında asılı bulunan esaret zinciri olan bölgedeki statükoyu, kendi çıkarları için de olsa bozmayı önüne koyan, bu bağlamda Güney’deki devletleşmeye vesile ve teminat olan ABD’yi suçlayıp süreçten dışlamaya yeltenerek, buna karşın Türkiye’yi ve kurumlarını kutsamak; günümüzde Diyap Ağa’nın Kürt tarihinde bilinen o uğursuz rolüne soyunmak değilse eğer, büyük bir politik körlük, bilgisizlik ve vefasızlık örneğidir.

Tüm bunlar, insana “Hırsızın hiç mi suçu yok?!” dedirtecek cinstendir.

Özellikle son aylarda, Kürt ve Kürdistan’a karşı ırkçı, faşizan ve milliyetçi bir kampanya eşliğinde hortlatılan militarist uygulama ve tehditlerin sürdüğü bir ortamda, bu “saygı” yarışı, Kürt uluslaşmasına ve Kürtler’in özgürleşmesine hizmet etmek yerine, anılan kampanyanın sahiplerinin yani TC’nin değirmenine su taşımaktadır. Zira TC’nin şimdilerdeki amacı, gelinen aşamada, artık Kürt ulusal davasını yoketmekten çok, onu çarpıtmak , marjinalleştirmek ve giderek Kürtleri her yönüyle Türklere entegre etmeyi sağlamaktır.

Bu politika karşısında, Kürt ulusal hareketinin ve politikacılarının görevi, Kürtler’in özgürleşme ve uluslaşma sürecini hızlandırıp derinleştirecek politikalar ortaya koymak ve buna uygun tutumlar takınmaktır. Bu da, herşeyden önce, Kürtleri, biribirlerinin tasfiyesini desteklemek yerine, mümkün olan en geniş anlam ve kapsamda, TC’nin karşısına örgütsel bir “taraf” olarak çıkarmayı gerektirmektedir. Bu örgütsel “taraf” ın asgari politik müştereği, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı olabileceği gibi, şimdilik Türkiye’ye, Kürtler’in ulusal varlıklarının resmen kabul ettirilmesi de olabilir. Açıktır ki, bu ikinci alternatifin hem ulusal hem de uluslararası desteği çok daha geniş olacaktır.

Kim ki bunu yapmaz da, kişisel ve örgütsel çıkarları için, Kürtler olarak, birbirleriyle yarışırsa, Sömürgeci ve işgalci Türkiye’ye ve onun kurumlarına “saygı” yarışı içinde taleplerini ulusal talepler olmaktan çıkarırsa (ki, PKK ve çevresi, taleplerini azınlık talepleri olmaktan da çıkarmış bulunmaktadır), Kürt ulusal davasına hizmet etmek yerine, Diyap Ağa’nın günümüzdeki rolünü oynayıp, Devlet olarak TC’nin çok yönlü entegrasyon planına, bilinçli veya bilinçsiz hizmet etmiş olcaktır.

TC’nin entegrasyon planı, kandırmacalar, tuzaklar, komplolar içeren çok ince bir plandır. Red, inkâr ve imha ile dile getirilip uygulanan “sopa politikası” nın yanında, bu plan, “havuç politikası” olarak, son çeyrek asırda, hep yedekte bekletilmekte; gerektiğinde bazı yanlarıyla devreye sokulmaktadır. Son günlerde kimi Kürt ve Türk yazarlar da sıkça dile getirdiler: TC’nin mirasına konduğu ve bu mirası önemli oranda yaşattığı Osmanlılar, dış baskılar nedeniyle “Gavur”lara artık açıkça “Gavur muamelesi” yapamaz duruma düştükleri zaman, halka, sokak telalları vasıtasıyla şu çağrıyı iletmişlerdi: “Ey ahali Gavura Gavur demek artık yasaktır” . Bunun anlamının “gavura gavur muamelesi yapın ama taktik gereği ona gavur demeyin!” demek olduğunu, daha sonra, Osmanlı’da ve TC’de “Gavur” denilenlerin başına getirilenlerden biliyoruz.

Entegrasyon politikası da esasta böyle bir şeydir: Uluslararası ve ulusal koşulların zorlamasıyla, bizleri artık red, inkâr ve imha etmekte zorlanan TC, bizlere sosyal, kültürel ve siyasal olarak içi boşaltılmış statüsüz bir kavram olan “anayasal vatandaşlık” nitelemesiyle “Kürt” diyerek, sonuçta bizi zaman içinde Türkleştirip yoketmeyi amaçlamaktadır.

Kürt ulusal hareketi, uluslararası müttefiklerinin ve dostlarının da yardımlarıyla hep birlikte bu oyunu bozmak zorundadır.

* * * *

Yazımı, Kuzey’deki Kürt hareketinin bu hale ne tür canbaz bir planla ve kimler tarafından getirildiğinin kısa ve özet hikayesini, hepimizce yaşandığı için, anlatmak yerine, sadece hatırlatmakla sonuçlandıracağım. Bu “hikaye” çok parçalı olduğu için, parçaların ayrıntısını bilenler, hikayeyi yazmaya devam ederlerse, tarih bilincimizi hep beraber derinleştirir ve böylece de tarihimizin sıkça tekerrür etmesini engellemeye çalışmış oluruz.

PKK’nin, Türk egemenlik sistemini radikal talep ve tutumuyla adeta salladığı 1980’li yılların sonu ile 90’lı yılların başında, Turgut Özal başkanlığındaki TC’nin, ikili bir plan uyguladığını görüyoruz. TC, bir taraftan, o zamanlar ağırlıkla Suriye ve İran denetimindeki PKK yönetiminin tek “kadir-i mutlak” ı olan Abdullah Öcalan’ın etrafını, doğrudan ajanları, etkinliğindeki yazarları, politikacıları, gazetecileriyle sardırıp, onu dezinformatif bilgilerle yanıltmaya çalıştı. Bu yanıltmalarla PKK’nin zaten varolan yanlışlarını büyütüp, adım adım etkisizleşmesini sağlayarak ve etkisizleştirdikçe de onu zora sokarak, politik anlamda ehlileştirmeye çalıştı.

Bu dönem, Türk Ordusu’nun Kürdistan’daki birliklerinin en modern silahlarla donatıldığı, Özel Harekat Timleri ile profesyonel savaşçıların yaratılmaya çalışıldığı, Kürd’ü Kürd’e karşı kullanmak için Köy Koruculuğu müesesinin kurdurulduğu, Kürdistan’dan zorla göçü sağlatmak uygulamasının, yaygın barajlar inşa etmeyi teşvike kadar vardırıldığı ve tüm bunların yanısıra siyasetin sınırlarının sözde “federasyon da tartışılabilir” e kadar genişletildiği, kısacası “sopa ve havuç politikası” nın, Turgut Özal tarafından büyük bir cesaret ve ustalıkla uygulandığı bir dönemdir.

Diğer tarftan, yine bu dönemde, TC, tüm bunların yanısıra, ayrı kollar ve yollarla PKK’ye altenatif ama “ehil” bir Kürt politik hareketi yaratmaya çalıştı. O dönemde oluşturulmaya çalışılan bu “ehil” hareketin tüm kollarının da bellibaşlı programatik prensipleri ve söylemi, son dönemlerde belli bir kesimce dillendirilenlerle enteresant bir benzerlik hatta aynılık arzetmektedir: O günlerde, Başbakanlık Psikolojik Daire Başkanlığı’nın girişimiyle Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Kapalı kapıları ardında yapılan toplantıda, bir profesörün yönetim ve yönlendiriciliğinde Fransa’nın ve İsviçre’nin kimi şatolarında yapılan toplantılarda ve İsveç’ten transfer edilen Kürt hareketinin bellibaşlı bir kadrosunun yönetiminde “Realite” adı altında İstanbul’da yayınlanan bir derginin sayfalarında dile getirilip oluşturulmaya çalışılan programatik çerçeve hep aynıydı: “Türkiye’nin bütünlüğüne” diğer bir ifade ile “Misak-ı Milli sınırı” na saygılı olmak adı altında, Kürt ve Kürdistan sorunun toprak, vatan, devlet, iktidar gibi kavram ve amaçlarla bağını kesmek; sorunu, “yerel yönetimlerin güçlendirilmesiyle” ilişkilendirerek çözmeye çalışmak.

Açıktır ki, değişik kollar olarak belli bir organizasyon içinde pararlel yürütülen bu anılan girişim, bazı uluslararası güçlerin de yardımıyla esasen Türkiye tarafından organize edilip yönlendiriliyordu. Ancak bu girişimin değişik kollarında yer alanların, toplantılarına katılanların büyük çoğunluğunun devletle doğrudan, organik bir ilişkileri yoktu elbette. Bu kişilerin çoğu, kendi politik görüş ve istikballeriyle örtüştüğü için bu girişimin değişik kollarında yer almışlardı. Kimileri, daha işin başında şu veya bu nedenle bu girişimi red veya terk etti.

Ancak, diğer taraftan yürütülmekte olan ve Abdullah Öcalan’ın paketlenip Türklere teslim edilmesiyle sonuçlanan PKK’nin ehlileşme süreci başarıya ulaştırıldığı için, bu girişim, bir nevi gereksizleşti ve bu nedenle de “açığa” alındı.

Kürt hareketini daha da ehlileştirmeyi amaçlayan benzer bir planın, çok farklı koşullarda yine devreye sokulmak istendiği anlaşılıyor. “Ehlileştirme” amacı değişmiş değil, ama koşullar artık çok farklı. O günden bugüne TC hayli yol katetmiş durumda.

Şimdilerde, “Türkiye’nin bütünlüğüne” , diğer bir ifade ile “Misak-ı Milli sınırı” na saygılı olmak adı altında, Kürt ve Kürdistan sorunun toprakla, vatanla, devlet ve iktidar kavramlı amaçlarla bağını kesmek; onu “yerel yönetimlerin güçlendirilmesiyle” ilişkilendirerek çözmeye çalışmak; TC’nin Kürt hareketini ehlileştirme kulvarında, artık Abdullah Öcalan’ın Kürtler için hiçbirşey istemeyen PKK’sinin ardından nal toplamaktır. Kuzey’de, çıtayı böylesine yerde süründüren PKK’nin en kitlesel hareket olması ise, Türkiye’nin bu alandaki politik ustalığının ve başarısının teslimini gerektirir.

Bu politikayı başarısız kılarak Kürt ulusal hareketini başarıya ulaştırmak, PKK ile çıtayı alçatlma yarışına girerek değil, uluslaşmaya ve devletleşmeye hangi koşullarda, hangi ulusal müşterekler ve politikalarla ulaşılacağının doğru ve isabetli saptanmasıyla mümkün olacaktır. Açıktır ki, böylesi bir politik saptamanın çıtası, her koşulda, kendi ülkesinin işgaliyle çizilen sınırlara “saygı” duyulmasını dışlamak durumundadır.


Sait Aydoğmuş