Özür Kampanyasında
Değişik Bir Tavır
Posted by İsmail Beşikçi on 1/2/2009, 15:01:49
Siirt Vekayinamesi, Yaba Yayınevi’nin, Mezopotamya Kitaplığı
dizisinde yayımlanan kitaplardan biridir. Piskopos Aday Şer
tarafından hazırlanan bu kitap Celal Kabadayı tarafından çevrilmiş.
Kitap 2002 de basılmış. Kitapta Yaba Yayınevi tarafından yazılan bir
Önsöz var. Bu önsöze, Jan Bet Şevace’nin yaşlı bir Süryani kadınla
yapığı görüşmeden bir bölüm alınmış. Burada, 1915 yılında, Mardin
taraflarında, Osmanlı yönetimine bağlı güvenlik birimlerinin,
Asuri-Süryanilere, Keldanilere, Ermenilere yaptıkları zulüm dile
getiriliyor. 1915 de soykırım sadece Ermenilere karşı yapılmıyor.
Asurilere-Süryanilere, Keldanilere karşı da yoğun bir soykırım var.
İsveçli profesör David Gaunt da, Katliamlar, Direniş, Koruyucular,
Birinci Dünya Savaşı’nda, Doğu Anadolu’da, Müslüman-Hıristiyan
İlişkileri, Belge yayınları, Çev. Ali Çakıroğlu, Ekim 2007 isimli
kitabında bu olayları anlatıyor. Bu arada, 2006 sonbaharında
başlayan ve 2007 bahar aylarında sonuçlanan bir ‘mezar açma’ olayına
da değinmek gerekir. (İsmail Beşikçi, Olgular Karşısında,
Bilim-Resmi İdeoloji, Etik, peyamaazadi.org 5 Temmuz 2007)
Bu olaylar, 1915 Bir Papazın Günlüğü, kitabında k daha ayrıntılı bir
şekilde anlatılıyor. Fr. Hyac. Simon des Precheurs tarafından
hazırlanan günlük, Kartal Yuvası Mardin’de, Beklenmedik Felaket,
Ermeni, Asuri, Keldani Soykırımı alt başlığıyla veriliyor.
Fransızca’dan Türkçe’ye Mehmet Baydur tarafından çevrilen kitap,
Kasım 2008 de, Tarih-Anı-Günlükler dizisinde Peri Yayınları
tarafından yayımlanmış.
Mardin’deki soykırımın, 1915 yılında, Diyarbakır Valisi olan, Dr.
Reşit Bay tarafından inceden inceye planlandığı anlaşılmaktadır. Dr.
Reşit Bey, Mardin Mutasarrıflığına, vilayet Yazı İşleri Müdürü ve
Mardin kaymakam Vekili İbrahim Bedrettin Bey’i tayin ediyor.
Diyarbakır Valisi Dr. Reşit, Mardin’deki Hıristiyanlara karşı,
soykırımı gerçekleştirmek için gizli bir komite de oluşturuyor. Bu
gizli komitede, İbrahim Bedrettin, Jandarma Komutanı Çerkez Harun
Bey ve yardımcıları, polis şefi Gavranizade Memduh Bey, Ağır ceza
Mahkemesi Reisi Halil Edip Efendi, Diyarbakır vali yardımcısı Tevfik
Bey, Tehcir Komitesi müdürü ve Gavranizade Memduh Bey’in yardımcısı
Abdülkerim Bey, Mardin Hapishane Müdürü Şeyh Tahir Ensari,
bulunmaktadır. (s. 23-24) Bu gizli komite, Diyarbakır Milletvekili
Feyzi Efendi’nin Mardin’e geldiği Şubat ayında, (1915) kuruldu.
Feyzi Efendi’nin, (Pirinççioğlu) Ziya Gökalp’in dayısı olduğu
biliniyor. (s. 24)
1915 yılı Nisan, Mayıs, Haziran aylarında, Mardin yöresinde,
Hıristiyanlara ve Ezidilere karşı çok yoğun bir katliam yapılıyor.
Bu kitlesel katliamları soykırım olarak değerlendirmemek için ciddi
bir neden yoktur. Bu kitlesel katliamlar bilinçli bir yağma
eşliğinde sürdürülüyor. Hıristiyan Süryanilerin, Keldanilerin,
Ermenilerin birikimlerine bu katliamlar sürecinde el konuluyor.
Ziynet eşyaları, nakitler, erzak ambarları yağmalanıyor. Bu kitlesel
katliamları, yağmaları, yukarıda belirtilen İttihatçı gizli komite
yönetiyor. Tetikçi olarak bölgedeki Kürtler, Kürt aşiretleri,
sağdan-soldan derlenmiş serseriler kullanılıyor. Kitaptan, örneğin,
bugünkü Kızıltepe’nin, 1915 yılında, bir Ermeni köyü olduğunu
öğreniyoruz. O günkü adı Tel-Ermen. Ve çok zengin bir köy. 2000
kişilik atlı-silahlı bir Kürt grubu, Ermenileri Kiliselere
doldurarak yakıyor, kalanları, sokaklarda, evlerinin içlerinde
kılıçtan geçiriyor, birikimlerini yağmalıyor. (s.61) Bu tetikçi Kürt
grubu İttihatçı yönetim tarafından teşvik ediliyor. Kürtlerin bu
tetikçiliğine rağmen olay, Papaz Simon tarafından, sağlıklı bir
şekilde algılanıyor. Papaz Simon’un bu konudaki düşüncesi şudur:
“… Başlangıçta bu tiksindirici işler Kürtlere ve jandarmalara
yaptırıldı. Sonra durum değişti. İğrenç infazlar sözüm ona bu
konvoyları korumakla görevli konvoylara, bu nedenle eşlik eden
milislere bırakıldı sadece.
Şu kesindir ki, Kürtler ve askerler sadece enstrümanlar, sadece ölüm
makineleriydiler, ama, yalnızca dışarıdan aldıkları emirlere göre
işlerini yapıyorlardı. Kararları verenler bizim dağlarımızdan
değildiler. Başkentlilerdi bunlar. Ve de şu sözün doğruluğunu inkar
etmektense, güneşin varlığını inkar etmeyi tercih ederim.Türkiye’nin
Hıristiyanlarını İstanbul’un Jön Türkleri katlettiler.
Kanıtımız şu milis askerlerin formasyonu içindedir.
Milisler, işsiz güçsüz haytalardan oluşturulmuş birliklerdi,
kötüydüler, eğitimsiz ve cahildiler. Bu berbat özelliklerini askeri
işaretler altında gizlemiş olmaktan memnun, 50 yaşlarındaki
insanlardı bunlar. O yaşlara kadar serseri serseri gezip dolaşmaktan
bir baltaya sap olamamış bu adamlar, zengin olma imkanına
kavuştukları ve soygunlara gittikleri için mutluydular.
Kürtler’de de aynı durumlara tanığız. Emir kulu olduklarını bir Kürt
ağası kendi aklınca şöyle ifade ediyor ve kendilerini haklı
çıkarmaya çalışıyordu. “Eh!” diyordu, “neymiş yani, imparatorluk
delirdi mi? Öldür dediler bize biz de öldürdük. Emir üzerine oldu
bunlar, bize ceza mı verecek yani?” Bir güvenlik görevlisi de bana
şöyle demişti bir gün: “Bizden ne istiyorsunuz, buna zorlandık işte.”
Ayrıca en önemli ve en güçlü kanıt, infazdan önce cinayetleri yasal
kılıfa sokmak için olacak, kurbanlara okunan ferman içinde
bulunmaktadır.
Usul şöyleydi: Konvoy durdurulduktan sonra bir subay, kırmızı
mühürle bezeli bir zarftan bir mektup çıkarıp okuyordu. “Hepiniz
ölüme mahkumsunuz!” Böyle kestirme bir hüküm, ancak, hükümete ait
bir makamdan çıkar.” (s. 107-108)
Bu girişten sonra, “Özür Dilemede Değişik Bir Tavır” konusuna gelme
gereğini duyuyorum.
1.Berzan Boti, 27 Ocak 2007 tarihinde “Asur Soykırımı: Tarihle
Yüzleşmek” başlıklı bir yazı yazdı. (nasname, com) Bu yazıda Asur
halkına yapılan zulüm anlatılıyor. Yazı şu ifadelerle son buluyor:
“Asur halkına ait köyümüzde, 1915’de, kimisi zorla
Müslümanlaştırıldı (torunları hala yaşıyor, orda) geri kalanlar
katledilerek topraklarına el konuldu. Dedelerimiz tarafından el
konulan bu topraklardan kendi payıma düşeni gerçek sahiplerine iade
etmek istiyorum. Maddi bir değeri olmasa da, sembolik olarak bunun
anlamlı olacağını ve uluslararası hukuk çerçevesinde, Asur halkının
haklı tezlerine katkı sağlayacağını düşünüyorum.”
Berzan Boti bu isteğini ve tutumunu bir mektupla, 31 Ocak 2007 de,
İsveç’te düzenlenen “1915 Asur Soykırımı” konferansına da iletiyor.
Berzan Boti 2007 sonlarında , Süryani Soykırım Araştırmalar Merkezi
SEYFO CENTER’e da bir mektup yazıyor. O mektupta, 1915 olaylarına
ilişkin duygularını, düşüncelerini ve kendi tutumunu belirtiyor.
2.Seyfo Center’den Sabri Atman, 28 Aralık 2008 de yayımladığı bir
yazıda, “Özür kampanyası” ile ilgili olarak bazı düşüncelerini dile
getiriyor. Sabri Atman, yazısına, Berzan Boti’nin, Süryanı Soykırım
Araştırmalar Merkezi SEYFO CENTER’e yazdığı mektubun bazı
bölümlerini de alıyor. Bu mektup şöyle:
Sadece özür değil; toprağını da geri veriyorum!
“Geçen yılın son ayında Türkiye medyasında yer alan konuların
başında hiç kuşkusuz Ermenilerden özür dileyen metnin kamuoyuna
açılması ve buna karşı başbakandan genelkurmay başkanlığına kadar
yükseltilen şövenist dalga idi.
Yaklaşık bir sene önce, Türkiye’de ikamet etmekte olan Berzan Boti,
Süryani Soykırım Araştırmalar Merkezi SEYFO CENTER’e bir mektup
yazarak, Soykırımdan dolayı hem özür dilediğini hem de sahip olduğu
araziyi ve evi eski sahiplerine devretmek istediğini, yazmıştı.
Kendisiyle bir seneden beri haberleşiyoruz. 6 Ekim 2008 yılında,
imzalayıp noterlikçe hazırlanan resmi işlemler ve belgeler elimize
ulaştırıldı.
2009 yılının Nisan ayında İsveç Parlamentosu’nda Berzan Boti’nin de
hazır olacağı bir basın toplantısıyla bunu uluslararası kamuoyuna
duyurmayı planlıyoruz.
Ne var ki Türkiye’de yürütülen imza kampanyası ve bunun etrafında
sürdürülen tartışmaların aldığı boyut, bizlerin yapacağımız basın
toplantısı öncesi bir ön açıklama yapmamızı gerektirdi.
Şu bilinmelidir ki, 1915 Soykırımında sadece Ermeniler değil,
Süryaniler de yok edildi. Fakat bunlardan pek söz edilmez. Tıpkı
İkinci Dünya Savaşı’nda soykırımdan geçirilen Roman’lar gibi. Bunu
anlamak mümkün değildir.
Oysa Süryanilerin yarısından çoğu, ‘soğan soğandır ve soğan
doğranmalıdır’ anlayışıyla Ermenilerle birlikte yok edildi. Başka
bir deyişle Hıristiyanlar arasında pek fazla bir ayrım gözetilmedi.
Peki, Süryanilerden niye söz edilmez?
Ankara ve İstanbul’da, Adolf Hitler’in Türkiye’deki karşılιğı, Talat
Paşa’nın adının cadde ve meydanlara verilmesini, Giresun ve
Boğazlıyan’da Kemal Bey ve Topal Osman’ların heykellerinin
dikilmesini sorgulamayan, Türkiye’de yetişmiş bir nesil var. Bu
geniş tabakanın doğrulara kolayca ulaşmasının kolay olmadığını
anlamak mümkündür. Ya aydınlar?
1915’lerde insanlar farklı aidiyet ve dini inanca sahip oldukları
için, İstanbul’dan Hakkari’ye kadar küçük büyük, kadın erkek
öldürülmediler mi? Planlı, programlı ve merkezi bir otoritenin
kararı ve düzenlemesiyle işlenen toplu cinayetlerin adı trajedi ve
büyük felaket diye geçiştirilse bile, bu olay iki milyonun üzerinde
insanın yaşamına mal olmasını ve Hıristiyan azınlıkların bu
coğrafyadan yok edilmeleri gerçeğini gizleyebilir mi?
Burada vurgulanmak istenen şudur. Soykırım zihniyetiyle köklü bir
hesaplaşmaya girilmedikçe, toplum bu yönde eğitilmedikçe ve özür
dilemenin gerekleri yerine getirilmedikçe “özür diliyorum” demek,
olumlu olmakla birlikte yeterli değildir. Esas ve önemli olan özür
dilemenin gereklerini yerine getirmektir. Ve Türkiye’de tartışılması
gereken şey soykırımın yapılıp yapılmadığı değildir. Asıl
tartışılması gereken, soykırım sicilli bir ülkenin soykırım mağduru
insanların acılarını dindirmek için atacağı adım veya adımlardır.