Kürt devleti kurulmalidir

 

Sevr Antlaşması'ndaki Kürt devleti oluşturulması yönündeki hükümlerin uygulanmayışı, verilmiş sözlere karşın Ankara Hükümeti'nin, Kürt halkının isteklerini göz ardı edişi, Koçgiri'de bu taleplerin yerine getirilmesi için meydana gelen başkaldırının zalimane bir şekilde bastırılması ve işin katliam derecesine vardırılması; Kürt yurtseverlerinin çoğunu bağımsızlık düşüncesine itmiş ve Azadî Örgütü bu düşüncede olanlarca kurulmuştur. Miralay Cibranlı Halid Bey, Yusuf Ziya Bey, Doktor Fuat Bey, Tayip Ali Bey, Kemal Fevzi Bey ve Cemil Paşazade'nin önderliğinde kurulan örgütün kuruluş tarihi noktasında kaynaklarda farklı tarihler verilmektedir. 1921, 1922, 1923 verilen tarihlerdir.

Örgütlenme
Azadi cemiyetinin örgütlenme yapısı, beş kişilik gizli gruplar şeklindeydi; örgüt üyeleri birbirlerini parola isimleri ile tanıyordu. İlişkiler gizli yollardan daha yüksek bir heyet üyesinin aracılığıyla sağlanıyordu. Cemiyet'in başkanı Albay Cibranli Halit Bey'di. Kürd coğrafyasının her bölgesindeki, (Botan, Garzan ve Midyat) aşiret reisleri ve tanınmış etkin şahsiyetlerle temas kurup ayaklanmayı bütün Kürd coğrafyasını kapsayacak şekilde önüne koyan cemiyet planlamalarını bu temelde belirlemiştir.

Kürt coğrafyasının 23 şehrinde şubeler kuran Azadi, silahlı ayaklanmayla Kürdistan'ın bağımsızlığını ilan etmeyi amaçlıyordu. Hareketin hedef kitlesi başlangıçta Kürt aydınları, Kürt yurtseverleri, Kürt şeyhleri ve Kürt aşiret reisleridir. Bu bağlamda Mutki Aşireti Reisi Hacı Musa, dört Hamidiye Alayının başı olan Hesenan Aşireti Reisi Albay Halid Beyi'in de aralarında bulunduğu çok sayıda aşiret reisi cemiyete destek veriyordu. Azadi örgütüne desteğin artması olağan bir durumdu. Çünkü Lozan antlaşmasının imzalanmasıyla Hilafetin lağvedilmesi arasında geçen sürede, bir dizi İslam Dışı ve Anti-Kürt uygulamalar gerçekleştirilmişti. Bunların dışında, ekonomik durum da vahimdi ve son idari taksimattan sonra eski vilayetler kaldırılmış, eski sancakların başına da valiler atanmıştı. Valiler eski valiler kadar zorba ve yeteneksizdi.

Yapılan örgütlenme çalışmalarının ulusal niteliğini görebilmek için, o dönemlerde Kürdistan'ın diğer bölgelerindeki gelişmelere dikkat çekmek gerekir:

Güney Kürdistan'da Barzaniler 1923 yılına kadar aralıksız İngilizlere ve Araplara karşı savaşmıştı. Mahmut Berzenci Güney Kürdistan'da 1922 yılında ayaklanmış ve Kürdistan Krallığını ikinci kere ilan etmişti. İngilizlerin yoğun saldırılarına da 1930 yılına kadar karşı koymuştu Direnişten dolayı Barzan bölgesi harabeye dönmüş, halk yorgun düşmüştü.

Doğu Kürdistan'da ise Rıza Şah iktidarı, Simko ile baş edememiş ve Kürt bölgesine Simko'yu vali tayin ederek kısmi bir özerklik vermişti. Bu durum 1930'lara kadar devam etmişti.

O dönemki bu gelişmelerden anlaşılacağı üzere Azadi örgütü çalışmalara başlamadan önce diğer parçalarda da ulusal başkaldırılar olmakta ve bunun oluşturduğu hava Türkiye’deki Kürt ulusal dinamiklerini de etkileyip harekete geçirmekteydi. Zaten 1921 yılındaki Koçgiri ayaklanması da sıcaklığını ve etkilerini hala hissettirmekteydi.

Kürdistan'daki örgütlenmenin başını aynı zamanda mebus (milletvekili) olan Yusuf Ziya çekiyordu. Yusuf Ziya Ankara'dan İstanbul'a giderek değişik muhalif gruplarla görüşmeler yaptıktan sonra Erzurum'a geçiyor, gerek konumu ve gerekse de ilişkileri bağlamında Kürdistan'daki çalışmalarda merkezi bir rol oynuyordu.

Cemiyet, Kürt halkı üzerinde büyük etkisi olan ve büyük bir servete sahip olan Seyh Sait'i örgütlemeye özel önem verdi.

Yusuf Ziya, sosyal, siyasal ve ekonomik olarak büyük bir aileden gelen; toplum içindeki saygınlığı yüksek olan ve yetkin bir otoriteye sahip olan Şeyh Sait'le görüşmeye gider.Yapılan görüşmelerde Kürt ayaklanmasının birlikte örgütlenmesi ve bir eşgüdüm sağlanması konusunda anlaşılır. Suriye'deki bazı Kürt aşiretleri de silahlandırılır ve Milletler Cemiyeti'ne (BM) Suriye aracılığıyla Kürtlere yardım edilmesini isteyen bir mesaj gönderilmesi kararlaştırılır.

Öte yandan Azadi örgütü çalışmalarına özellikle ordu içindeki Kürt subaylarını kazanarak devam etmektedir. Hareketin üye ve sempatizanları gittikçe arttığından, Hareketin önderleri yöneticilerin dikkatini çekmemek için kararları dar toplantılarda ve gizlilik içinde alıyorlardı. 1924 yılında Nasturi isyanı çıkmış ve isyanı bastırmaya giden 18. alayın içinde Azadi örgütü üyeleri Yüzbaşı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Hurşit, Tevfik Cemil, Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey'in kardeşi Teğmen Rıza ve bir çok Kürt yurtsever asker bulunmaktaydı. (Nuri Dersimi'den aktarılıyor. Hıdır Göktaş, Kürtler İsyan-Tenkil, sayfa 53, Alan Yayıncılık, 3. Basım, İstanbul, Ekim 1991)

Beytüşşebap Ayaklanması
Yusuf Ziya Bey'in, kardeşi Teğmen Rıza'ya çektiği ve işlerin yolunda gittiği, örgütlenmenin yakında tamamlanacağı ve başkaldırıya az kaldığını şifreli olarak açıklayan telgraf, Teğmen Rıza,Yüzbaşı İhsan Nuri ve onların diğer arkadaşları tarafından, 'başkaldırının başlatılmasına…' olarak yanlış bir şekilde anlaşıldığı için 3-4 Eylül 1924'te Yüzbaşı İhsan Nuri, 3 teğmen ve 350 asker birliklerinden firar edip dağlara çekilerek Beytüşşebap ayaklanmasını başlattılar.

Bu ayaklanma haberine rağmen bölgenin başka bir yerinde herhangi bir başkaldırı olmadığı gibi, ayaklanma hazırlıkları içinde olan civar aşiretlerde de bir kımıldanma da olmadı. Dağda başkaldırı halinde olan İhsan Nuri ve arkadaşları, bir savaş olmadığı için, komutasındaki askerleri terhis ederek, Suriye üzerinden Güney Kürdistan'a geçtiler. Bu olaydan sonra Azadi'nin önde gelen isimleri Cibranlı Xalid Bey, Yusuf Ziya Bey, Dr. Fuad, Mutkanlı Hacı Musa ve daha birçok yurtsever Kürt tutuklandı ve yargılanmak üzere Bitlis'e götürüldüler. Bu olay üzerine Şeyh Sait cemiyetin başına geçirildi ve hazırlıklara daha bir hızla devam edildi.

Birinci Kongre
1924'te yapılan örgütün ilk kongresinde Kürdistan'da silahlı bir ayaklanmayı başlatmak için gerekli hazırlıkları ve planlamaları yapacak, ilişkileri kuracak komisyonların oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu kongreden sonra çalışmalara hızla başlanmış, yönetime muhalif kişilerle görüşülmüş, Mahmud Berzenci ve Simko yardımıyla aşiretler silahlandırılmıştır. Şeyh Sait'in oğlu Ali Rıza'nın 1924 Kasım'ında Halep'de katıldığı kongreye, Türkiye, Suriye ve Irak'tan çok sayıda Kürt katıldı. Türkiyedeki Kürtlerin durumu ayrıntılı olarak tartışıldı. Burada yine başkaldırının silahlı olması gerektiği üzerinde görüş birliğine varıldı. Toplantıda Türkiye Kürtlerinin başkaldırının başlangıç tarihinin 21 Mart 1925'te(Newroz Bayramı) olması kararı alındı.

Rêxistina Azadi'ye üye kişiler halkın ileri gelenlerinden oluşmaktaydı.

Üyeler:
Diyarbakır: Cemil Paşazade Ekrem Bey, Dr Fuad, Binbaşı Mustafa Bey, Kaymakam Adnan Bey, Abdulgani Bey, Dr Nesim Bey

Erzurum: Miralay Halid Bey, Kaymakam Selim Bey, Kaymakam Küçük Kazım Bey, Kaymakam Arif Bey, Abdülhuda Cafer Bey, Arslan Bey, Miralay Küçük Ragıp Bey,Yüzbaşı Reşit Bey, Hacı Mevlüt Efendi, Hacı Dursun Efendi, Rüştü Efendi

İstanbul: Seyyid Abdulkadir Efendi, Avukat Abdurrahim Bey

Kars: Yüzbaşı Tevfik Efendi

Beyazıd: Şeyh İbrahim

Malazgirt: Haydaranlı Kör Hüseyin Paşa

Varto: Hesananlı Halit Bey

Muş: Yusuf Ziya Bey, Binbaşı Hacı Hasan Bey, Şırnak'lı Abdurrahman Ağa, Hacı Dursun Ağa

Van: Said-i Nursi'nin Kardeşi Molla Abdulmecit Efendi, Sa'dun Bey, Binbaşı Arif Bey, Arif'in Kardeşi Ali Bey, Ertuşi Aşiretinden Lezgin Ağa ve Kardeşi Ebubekir, Gevdan Aşiretinden İsmail Ağa, Manhuran Aşiretinden Ömer Ağa, Şıkak Aşiretinden İsmailağa (Sımko), Berverdi Aşiretinden Şeyh Abdurrahman Efendi, Şahin Ağa, Jirikan Aşiretinden Yahya Ağa

Siirt: Yüzbaşı İhsan Bey, Hacı Abdullah Efendi, Derviş Bey, Kaymakam Rezzak Bey, Miralay Veysi Bey, Eruh Aşiretinden Yakup Ağa

Şırnak: Hacı Bayram Aşireti Reisi Süleyman Ağa

Cizre: Hacı Dursun Efendi, Abdulvahap Efendi, Abdulmutalip Efendi

Mardin: Hacı Hıdır Bey, Kaymakam Hıdır Bey (Dersimli), Ramo Ağa, Milan Aşiretinden Eyüp Bey, İsa Ağa, Dakuri Aşiretinden İbrahim Ağa, Faris Ağa, Milli Aşiretinden Mahmud Bey

Erzincan: Kangörzade Ali Haydar

Bitlis: Hacı Musa ve Oğulları, Cemilê Çeto, Şeyh Selahattin, Garzan Aşiretinden Mustafa Ağa ve Oğlu Ali Ağa.

Örgütün niteliğine bakacak olursak, Kürt aristokrat, şeyh ve beyleri yönetici durumundadırlar. Üst düzeyde, yöneticilik görevlerini onlarla paylaşan subaylar vardır. Eski Hamidiye Alayları'nın Kürt kumandanları da örgütte yer almışlardır.

İkinci Kongre
Örgütün 2. kongresi 1925 başlarında Çan'da yapılır. Katılanların çoğu Bingöl civarındaki Dımılî aşiretlerinden ve şeyhlerden oluşmaktadır. Şeyh Sait tereddütlere karşın, artık geri dönüşün mümkün olmayacağını ve ayaklanmanın Mart'ta planlandığı gibi gerçekleşeceğini belirtir. Akabinde hazırlıkları başlatmak için Lice, Hani, Piran (Dicle), Palo bölgelerine geziye başlar.

Hani'de içlerinde Hanili Salih Bey’in de bulunduğu hareketin ileri gelenleriyle bir toplantı gerçekleştirir ve atılacak adımlar netleştirilir.

Artık ayaklanmanın askeri planlamaları hazırlanmış ve her bölgeye cephe komutanları atanmıştır. Şeyh Sait ayaklanmaya genel komutanlık edecektir. Şeyh Sait bir yandan oğlunu aşiret reislerine göndererek destek aramakta, bir yandan da kendisi köy köy gezerek halkı kıyama çağırmaktaydı.

Ayaklanma Erken Başlıyor
Şeyh Sait bu gezilerinden birinde Piran'da oturan kardeşi Abdurrahim'in evine adamlarıyla birlikte misafir oldu. 8 Şubat 1925 günü Piran köyünde halkla askerler arasında bir çatışma meydana geldi. Şeyh Sait henüz genel bir ayaklanmaya hazır olunmadığını biliyordu. Bu nedenle Piran'da meydana gelen bu olayın büyümesini engellemek için hemen Darahini'ye (Genç) gitti. Fakat olayı duyan kardeşi Şeyh Tahir, 10 Şubat'ta Lice postanesine el koydu. 11 Şubat'ta Darahini'ye gelerek el koyduğu bütün para ve belgeleri Şeyh Sait'e teslim etti. Bu iki olay ayaklanmanın başlamasına neden oldu ve daha önce yapılan planı sekteye uğrattı. Şeyh Sait vaktinden önce başlayan bu ayaklanmanın başına geçti Bunun üzerine sistem 23 Şubat'ta sıkıyönetim ilan etti. M. Kemal Başbakan Fethi Okyar'ı istifa ettirterek, yerine 2 Mart'ta İsmet İnönü'yü getirdi. Birkaç gün içinde hükümete geniş yetkiler veren Takrir-i Sükun kanunu çıkarıldı, İstiklal Mahkemeleri kuruldu..

Önce Bağdat'a giden demiryolunu kullanmak için Fransızlardan özel izinle 35-50 bin civarında jandarma ve özel birlikler bölgeye sevk edildi. Bölgeye hava bombardımanları yapıldı. Bazı aşiretler ile işbirliği yapıldı.

Mart ayının sonlarına kadar, ayaklanma genel hatlarıyla Kürtlerin lehine gitti. Şeyh Sait'in yaptığı geziler sırasında yüzlerce silahlı Kürdün kendilerine katılmasında ve onu bağırlarına basmalarından anlaşıldı ki, Kürtler içinde bir ulusal başkaldırının zemini vardı. Şeyh ve mollaların ileri gelenlerinden büyük bir kesim, destek vermek için Şeyh Sait'in yanında yer aldı.

Ayaklanmanın Genişlemesi
Birçok alan kurtarıldıktan sonra Şeyh Sait adamlarından bazılarını Bitlis'te tutuklu bulunan Azadi önderlerinin kurtarılması için yolladı. Ama sistem bunu anlar anlamaz Mart 1925'te Azadi önderlerini göstermelik bir şekilde yargılayarak idam cezasına çarptırdı.. Böylece örgütün kurucu önderi Cibranlı Halit ve arkadaşları idam edilerek örgüt başsız bırakılmaya çalışıldı.

Diyarbakır yakınlarında bulunan Şeyh Sait, 10 Mart'tan itibaren kuzeye ve batıya doğru kapsamlı bir hareket başlattı, Silvan, Hazro, Ergani ve Çermiği'yi ele geçirdikten sonra Siverek'e doğru yöneldi. Mart'ın ortalarından itibaren ayaklanmanın yeniden şiddetini arttırmasıyla, Van Gölü'nün batısından başlayarak tüm Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı topraklar, Şeyh Sait'in bağlılarının eline geçmişti. Yeniden karşı saldırıya geçen bir Türk birliğini püskürttükten sonra Bingöl'ü ve Kiğı'yı ele geçirdiler. Doğu'da Bulanık ve Malazgirt'e kadar ilerlediler. Siirt'in kuzeyindeki Silvan kentini ele geçirip, Mardin'e yöneldiler. Batıda Malatya'ya ulaşıp kenti saflara katmaya çalıştılar.

Bundan sonra Şeyh Sait kuvvetleri esas hedef olan Diyarbakır üzerine yürüdü. Şeyh Sait on bin adamı ile Diyarbakır'ı kuşattı. Kuşatılan Diyarbakır düşürülemedi. Şex Sait’in kuvvetleri 27 Mart 1925 günü geri çekilmek zorunda kaldılar.

Darahini, Lice ve Çapakçur üçgenine çekilen Mücahitler küçük gruplara ayrılarak gerilla savaşına başladı.

Cibran aşiretinin ileri gelenlerinden Binbaşı Kasım’ın ihbarı üzerine 14 Nisan 1925 günü Şeyh Sait, Muş'un kuzeyinde Murat nehrini geçmeye çalışırken yakalandı. 28 Haziran 1925'te Şeyh Sait ve 47 lider asılarak idam edildi. Bu süreçte binlerce insan katledildi.

İstiklal mahkemelerinde yüzlerce insan idam edildi. Şeyh Sait'in torunu Muhammed Kasım Fırat, Şeyh Sait kıyamında 80 bin insanın katledildiğini bildirmektedir. Ayrıca Kasım Fırat, eski ismi Darahini olan Genç ilçesinde Zikti aşiretinin toplu mezarlarının da halen bulunduğunu belirtmektedir. Yaşayan canlı şahitler ise, Şeyh Sait Kıyamında evlere toplatılarak, diri diri yakılan, güçsüz çocuk ve kadınlardan, dinamitlerle parçalanan suçsuz insanlardan, ağaçların arasında gizlenmeye çalışırken, üzerlerine benzin dökülerek, ateşe verilen kadınlardan söz etmektedirler.

Sonuç olarak Kürt coğrafyasında insanlarıyla beraber yüz seksen iki köy yakılmıştı. Bu arada ayaklananların hepsi hemen yakalanmadı. Dağılan kuvvetlerin bir kısmı, 1927 Ağrı ayaklanmasına kadar küçük gruplar halinde gerilla mücadelesi vermişler ve teslim olmamışlardır.

----------------------------------------------------------------------


Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkı Engellenemez


Şeyh Said ve 47 yoldaşı, önderlik ettikleri Kürt ayaklanmasından ötürü, 28 Haziran 1925 günü TC devleti tarafından asılmışlardı. Kemalist diktatörlük idamların ardından, isyana destek olsun olmasın Kürt köylerine yönelik toplu katliamlara girişti. Kadın, çocuk ve genç ayrımı yapılmaksızın on binlerce yoksul Kürt öldürüldü, göçe zorlandı ve tutuklandı.

İsyanları engelleyemeyen Kemalist burjuva diktatörlük, Kürt sorununu gizlemek, yok saymak, unutturmak amacıyla çeşit çeşit teoriler icat edip durdu. Kürtlerin “dağlı Türkler” oldukları, “Kürtçe diye bir dil olmadığı”, Kürt sözcüğünün “karda yürürken çıkarılan kart-kurt sesinden kaynaklandığı”, Kürtlere Bozkurt Atatürk ve milli şef İnönü’nün “medeniyet götürmek için sefer düzenledikleri”, Kürtlerin “mağarada yaşayan, kuyruklu insanlar” oldukları, “en iyi Kürdün ölü Kürt olduğu”, Kürt isyanlarının “dış mihrakların bir oyunu” olduğu, Kürt liderlerinin “terörist”, “bölücü” ve “bebek katili” oldukları, aslında ülkemizde Kürt ve Türk arasında hiçbir ayrım olmadığı, Kürtlerin başbakan dahi oldukları vb. söylendi, yazıldı, çizildi.

Resmi tarihin perdesini araladığımızda hiçbir olayın söylendiği, yazıldığı veya anlatıldığı gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Yıllar yılı masum, mazlum edebiyatı yaptıkları hemen her olayın ardından, asıl katillerin, canilerin, teröristlerin bizzat burjuva TC ve onun kolluk güçleri olduğu görülüyor. Burjuvazi tarih yazarken daima kendini haklı çıkarıyor. Ezilen uluslar ve işçi sınıfıysa daima bölücü ve dış mihrakların oyuncağı olmuş vahşi teröristler olarak ortaya konuluyor.

TC’nin resmi tarihçileri, en büyük uydurmalarını, masa başı tarih yazımını, kara çalmalarını, çarpıtmalarını Kürtler konusunda icat etti. Sayısı on milyonları bulan ve Ortadoğu’nun en kadim halklarından olan bir halk, bir kalem darbesiyle yok sayıldı. Kemalist diktatörlükten bu yana işbaşına gelen her hükümet bu yalanı dağ gibi büyüttü. Geldiğimiz noktada resmi televizyonlarda Kürtçe yayın, dilin adı dahi anılmaksızın yapılıyor. Kürtler tarihin üvey evlatları olarak, her hak isteklerinde kurşunla karşılanarak yok sayılmaya devam ediliyor.

Şimdi sermaye sınıfı Kürt sorununu kendi çıkarlarının basit bir manivelâsı yapmakta, AB sürecinde göstermelik uygulamalarla, ceberut devlet geleneğini şirin göstermeye çalışmakta.

Resmi tarihin iddiaları, bir başka deyişle burjuva söylemi, düşüncesi ve ideolojisi, Kürt sorunu konusunda yıllar yılı egemenliğini devam ettirdi. Dönemin Komintern’i ve TKP tavrını Kemalist diktatörlükten yana belirlemişti. ’68 kuşağı önderlerinin çoğu Kemalizmin etkisindeydi. 2000’li yıllarda dahi, Kürt sorunu konusunda, kendisini “komünist”, “Marksist” vb. sıfatlarla adlandıran parti ve grupların çoğu Kemalist ideolojiden etkilenmekten kurtulamadı ve kurtulamıyorlar.

Osmanlı İmparatorluğu, TC ve Kürtler
Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıla gücünü yitirerek girmişti. Kapitalizm karşısında yelkenleri suya indirmek zorunda kalıyor, Avrupa’nın askeri üstünlüğüne karşı koyamıyor ve imparatorluk içindeki çeşitli halkların ayaklanmalarına engel olamıyordu. Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan İmparatorluğun toprakları üzerinde 24 ayrı devlet kuruldu.

Bu süreçte, resmi tarihe göre, Kürtler 1803’ten 1914 yılına kadar 12 defa ayaklandılar.

Savaşın ardından Anadolu ve Kürdistan işgal altındaydı. Kürtler İngiliz, Fransız ve Ruslar’a karşı mücadele ediyorlardı. Antep, Maraş, Urfa ve Dersim’deki Kürt direnişleri müttefikleri geri püskürtmüştü.

Kemalistler Erzurum, Sivas ve Amasya kongrelerinde, çeşitli vaatlerle Kürtlerin tam desteğini aldılar. Kürtler 1920’deki parlamentoda kendi kimlikleriyle, kendi dilleriyle konuştular. Ne var ki, Anadolu’daki ulusal mücadele başarıya ulaşma yolunda belirgin sinyaller vermeye başladıktan sonra Kemalistler Kürt sorunundan söz etmez oldular. Ancak, daha sonra 1923’te toplanacak olan Lozan Konferansında bile, kurulacak devletin Kürtlerin ve Türklerin ortak devleti olacağı, İsmet İnönü’nün iki halkın temsilcisi olduğu konusunda Kürtlere güvenceler veriliyor ve birlik beraberlik içinde olmak gerektiği sık sık tekrarlanıyordu.

Kürdistan’ı uluslararası arenaya oturtan ilk diplomatik belge 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris yakınlarındaki Sevr kasabasında imzalanan Sevr Anlaşmasıydı.

Lozan Anlaşmasıyla birlikte ise TC resmen tanınmış oldu, sınırları belirlendi, devletin varlığı tescil edildi. Lozan’da Kürt sorunu gündeme geldiğinde, Türk Meclisi böyle bir sorun olmadığından bahsediyordu. Birinci Dünya Savaşının galipleri Kemalist TC’nin Kürdistan’ın kuzey parçasını elde tutmasına izin vermişlerdi. Lozan Anlaşmasıyla birlikte Kürdistan emperyalistler tarafından 4 parçaya bölünmüş oluyor ve Kürtler hangi devletin boyunduruğu altına sokulmuşlarsa o kimliği benimsemeye zorlanıyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğunda özerk beylikler halinde yaşayan Kürt halkı, TC devletinin ilanından sonra, 1924 yılında yürürlüğe konan Anayasa ile birlikte, dili, kültürü, kimliği ve bütün varlığıyla artık “yok”tu.

1925 yılında Mustafa Kemal tarafından imzalanan “Şark Islahat Planı” ile sokakta, çarşı pazarda Kürtçe konuşma yasağı uygulanıyor, yasağı çiğneyenlere ağır para cezası veriliyordu. 1925 “Şark Islahat Planı” ile Kürtlerin dili, kültürü yasaklanıyor, varlıkları inkâr ediliyor, onlara “sen hiç olmadın” denilerek boyunlarından aşağı “Türk” kimliği asılıyordu.

Hizbe Azadiye Kürdistan ve Şeyh Said Ayaklanması
Hizbe Azadiye Kürdistan (Kürdistan Özgürlük Cemiyeti) 1923 yılının Haziran ayında, Erzurum’da kuruldu. Kürt Teali Cemiyetinin, Cumhuriyetin ilanından sonra yasaklanıp kapatılmasının ardından Kürt aydınları Hizbe Azadiye Kürdistan örgütünü kurdular. Örgütün amacı bağımsız Kürdistan’dı. Bu amaçla hazırlıkları 1926 yılında tamamlanacak bir ayaklanma için örgütleniyordu. Örgüt yönetiminde aşiret reisleri ve şeyhlerin yanında, Kürt aydınları, ordu içindeki Kürt subayları, mülki amir ya da diğer önemli görevlerde bulunan bürokratlar yer alıyordu. Örgütün önderleri Halit Bey, Yusuf Ziya, Kasım, Hasan Basri Bey ve Şeyh Said’di. Örgüt Kürdistan’ın birçok bölgesinde örgütlenme ve ayaklanma çağrısı yapıyordu.

Örgütün önemli liderlerinden biri olan Şeyh Said, Kürtler arasında kazandığı saygınlıkla, kararları itiraz görmeyen başlıca “aracı”lardan biriydi. Kürt medreselerinde eğitim görmüş, dönemin en iyi din tedrisinden geçmiş, Arap-İslam felsefesinin yanında eski Yunan felsefesiyle mantık derslerini de okumuştu. Kürtlerde sahip olunan koyun sayısı zenginlik ölçüsüydü. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Said, varlıklıydı. O sürüye değil sürülere sahipti. Sürülerini Musul, Şam, Halep pazarlarına götürüp satıyordu.

1910’lu yıllardan itibaren Kürt sorunuyla ilgilenen Şeyh Said, bütün Kürtleri tek amaç etrafında birleştirmek üzere yöre yöre, köy köy dolaşıyor, yetişemediklerine mektuplar yazıyor, Şam ve Halep yolculuklarında Kürt sorununu konuşuyor, taraftar topluyordu.

Örgütün isyan hazırlıklarından haberdar olan TC; Halit Bey, Yusuf Ziya ve Hacı Musa başta olmak üzere örgütün önemli liderlerini, ayaklanmadan önce tutukladı. Önderlerinin erkenden yakalanmasıyla örgütün bel kemiği kırılmış, adeta ne yapacağını bilemez hale gelmişti. Dışarıda Şeyh Said tek başına kalmıştı. Üstelik isyan hazırlıkları henüz yeni başlamıştı. Gerekli silah, teçhizat, eğitilmiş insan yoktu. Ankara şimdi Şeyh Said’in peşindeydi. Önceki liderleri halktan tecrit ederek, tek başınayken tutuklamıştı. Aynı yöntemi uygulamak için askerler ifadesini almak üzere Şeyh Said’i Bingöl’e çağırıyordu. Komplo tutmadı. Şeyh ifade vermek üzere ilçe karakoluna gideceğini söyledi. Askerler geri adım atıp, ifade için karakola götürdüler. İfadesinin alınmasından sonra Şeyh Said sıkı göz hapsine alındı. Her adımı jandarmalarca izleniyordu. Şeyh Said gizlice Piran köyüne kaçtı. 13 Şubat 1925 tarihinde köy jandarmalarca sarıldı. Subaylar üç kaçağı tutuklamak bahanesiyle Şeyh Said’i provokasyona zorluyorlardı. Şeyh’in üzerine yürüyen subayın ve yanındakilerin vurulması, isyanı başlatan kıvılcım oldu.

Şeyh Said ve beraberindekiler Genç il merkezini ve Hani bucağını işgal ederek, resmi binalara Kürt bayraklarını asmışlardı. Yayınladıkları ilk bildiride, Kürtleri birlik içinde ayaklanmaya çağırıyorlardı. Birlikler üçe ayrılmıştı. Doğu Cephesi komutanlığını Şeyh Abdullah yürütüyordu. Varto alındıktan sonra, Erzurum ardından Bitlis alınacaktı. Bitlis’te tutuklu bulunan örgütün üç önemli lideri Halit Bey, Yusuf Ziya ve Hacı Musa kurtarılacaktı. Şeyh Şerif Elazığ, Malatya ve Dersim’i ele geçirecekti. Şeyh Said ise merkez gücü kontrol ediyordu. Hedef Diyarbakır’dı. Şehir ele geçirildikten sonra başkent ilan edilecekti.

Bingöl ve Elazığ kolayca ele geçirilmişti. Asıl çatışma sahası ise Diyarbakır’dı. Şeyh Said Diyarbakır surlarını elindeki oldukça yetersiz silahla aşamıyordu. İl merkezinde TC’nin tuttuğu kiralık adamlar kendilerini “Şeyh Said’in askerleriyiz” diye tanıtarak dehşet saçıyorlardı. Gerekli örgütlemeden uzak olan Diyarbakır, içeriden ayaklanmacılara destek vermeyerek tarafsız kalınca, isyan adım adım gerilemeye başladı.

Ankara hükümeti isyan karşısında sıkıyönetim ilan etti. Ardından M. Kemal tarafından “yumuşak” bulunan Fehti Okyar hükümeti yerine İsmet İnönü’nün sert, faşizan hükümeti kuruldu. Hükümetin ilk icraatı “Takrir-i Sükün Kanunu”nu çıkartmak oldu. Kanun hükümete olağanüstü yetkiler tanıyordu. Yasanın bir ürünü olan İstiklal Mahkemelerinde idam kararları, hiçbir hukuki prosedür uygulanmaksızın alelacele veriliyordu. Mahkemelerin merkezi olan Ankara ve Diyarbakır tam anlamıyla diktatörlük yasalarıyla yönetilmeye başlandı. Her türlü muhalif ses acımasızca susturuluyordu.

İsyan karşısında İngiltere, o dönemde egemen olduğu Irak sınırını tutarak, Barzani’nin güneyden destek sunmasını önledi. Fransa Suriye sınırını kapattı ve Türk birliklerinin isyancıları arkadan kuşatmaları için demiryolunun kullanılmasına izin verdi. Buna rağmen Türk resmi tarihi sürekli, isyanlarda bir dış mihrak olduğunu propaganda edecekti.

İsyan 3 ay sürdü. İsyanın belirleyici noktası Diyarbakır’dı. Ne var ki gerekli hazırlıktan ve destekten yoksun kalarak Diyarbakır surlarını aşamayan Şeyh Said geri çekilerek isyana son vermek zorunda kaldı.

Yenilgi
Diyarbakır’da başarı elde edilemeyince Şeyh Said ve birlikleri geri çekildiler. Birliklerine köye dönmelerini, kendilerininse İran’a geçip davalarını dünyaya anlatıp destek arayacaklarını açıkladı. Örgütün kurucuları arasında olan Binbaşı Kasım, ayaklanmanın her aşamasında bilgileri Türk ordusuna iletiyordu. Nitekim Şeyh Said’in sonunu hazırlayan da o oldu. Şeyh Said ve beraberindeki 25 isyancı, İran’a kaçamadan bacanağı Binbaşı Kasım’ın pusu kurduğu Çarpuh köprüsünde, 15 Nisan 1925 tarihinde yakalandılar ve Türk ordusuna teslim edildiler.

Şeyh Said 5 Mayıs 1925’te yargılanmak üzere Diyarbakır’a gönderildi. 26 Mayısta yargılama başladı. Yargılama öncesinde savcı Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Said’e “Kürt sorununa değinmemesini”, sadece “sorulan sorulara cevap vermesini”, böylece “affedileceklerini” söylüyordu. Savcı isyanın nedenini Kürt sorunundan kopartıp, “dinsel düzen kurma ve Sultanlığı ihya” olarak saptama peşindeydi. Şeyh Said ve diğer isyancılar ifadelerinde “bağımsız Kürt Devletine” neredeyse hiç değinmediler. Ancak TC tüm Kürtlere ağır bir ders verme fırsatını yakalamıştı bir kez. Savcı tarafından verilen tüm namus sözlerine karşın, 27 Haziranda idam kararı açıklandı. 28 Haziranda 49 kişi idam edildi.

İdamlara Fransız, İngiliz ve Amerikalılar dahil, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş gazeteciler tanıklık ediyordu. 1970 yılında toplu mezarlarının üzerine Subay Okulu inşa edildi!

İdamların ardından Kürt illerine yönelik katliamlar başladı. İsyana destek olsun olmasın her aşiret kırımdan geçiriliyordu. Köylüler zorunlu göç kapsamında Batıya sürülüyordu. Kürt köylerine göçmenler yerleştirilerek asimilasyon kaldığı yerden devam ettirildi. Kürt yoktu, Türk vardı! On binlerce insan öldürüldü, binlercesi tutuklandı. Dört yıl boyunca olağanüstü hal yasaları egemen kaldı. Güneş Dil Teorisi (dünyadaki tüm diller Türkçeden türemiştir!) ve Türk Tarih Tezi (dünyadaki ırkların tümü Türktür!) türünden ırkçı görüşler zorla benimsetilmeye başlandı.

Kürt Ulusunun Kendi Kaderini Tayin Hakkı Engellenemez
74 yıl aradan sonra TC, 29. Kürt isyanının önderi Abdullah Öcalan’a idam kararını, 28 Haziran 1999’da, yani Şeyh Said’i idam ettiği günde verdi. Türk burjuva devletinin tarihsel hafızası yerindeydi doğrusu!

Kürt sorunu gündemin ilk sırasındaki yerini korumaya devam ediyor. Irak işgali dolayısıyla bir kez daha canlanan Kürt Devleti düşüncesi, Kürtleri yıllar yılı baskı altında tutan çevre ülkelerin korkulu rüyası haline gelmiş durumda. Suriye Newroz ayında Qamışlı’da Kürtlere yönelik katliama girişti. İran’da Kürtlere yönelik baskılar arttırıldı. Türk ordusu Kürt illerine yönelik askeri operasyonlara başladı.

Sömürge statüsünde kalmış bir halk, özgürlüğü için onlarca kez ayaklandı. Ne var ki, Kuzey Kürdistan’daki Kürt burjuva sınıfının korkak, reformist ve uzlaşmacı karakteri ortada. Irak Kürdistanı’ndaki Barzani ve Talabani’nin tüm politikası da Kürt halkının devrimci potansiyelini dizginlemek, emperyalist çıkarların güdümünde siyaset yapmaktan ibaret.

Ancak Kürt ulusal sorununun burjuva karakterdeki çözümü dahi şimdiki durumdan ileriye atılmış büyük bir adımı temsil edecektir. Kürt mülk sahibi sınıfların ulusal devrimci bir çizgiden uzak durmalarının kökeninde, Ortadoğu gibi bir barut fıçısının tam merkezinde, tüm siyasal dengeleri sarsabilecek bir devrimci yükselişin kendilerini de silip süpürmesinden duydukları korku yatıyor. Gecikmiş ulusal burjuva devrimlerinin yazgısı bu! Mülk sahibi sınıflar, emekçi yığınlardan duydukları korku nedeniyle, onların canlarını feda ederek yükselttikleri mücadeleyi, küçük tavizler koparmak için bir pazarlık malzemesi yapmaktan çekinmiyorlar.

Bir kez daha ortaya çıkıyor ki, Kürt işçi sınıfı mücadelenin gerçek ve fiili önderi durumuna gelmedikçe, Kürt emekçi yığınlarının özgürlük hayalleri gerçekleşmeyecek. Kürt işçi sınıfının devrimci savaşımı toplumsal devrimi de beraberinde getirecek potansiyele sahip.

Tüm dünya işçilerinin olduğu gibi, Kürt, Türk, Arap, ve İranlı işçilerin de çıkarları ortaktır. İster Kürt halkının ezilen bir ulus olma durumundan kurtulmaları olsun, ister Türk işçilerin açlık, yoksulluk ve sömürüden kurtulmaları olsun, isterse de Iraklı işçilerin ABD ve müttefiklerin işgalinden kurtulmaları olsun, tüm bunlar ancak Ortadoğulu işçi ve emekçilerinin ortak mücadelesi ile başarıya ulaşabilir.

Ulusal, bölgesel ve dünya ölçeğinde başarının temel koşulu işçilerin uluslararası birliğinden, örgütlülüğünden ve mücadelesinden geçiyor.

Kürtlere Özgürlük! Kürt Ulusuna Bağımsız Devlet Kurma Hakkı!

Kürtçeye Tam Özgürlük!

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birliği!


ŞEYH SAİD


Şeyh Said 1865 yılında Erzurum�un ilçesi Hınıs�a bağlı Kolhisar Köyü�nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi�dir. Şeyh Said�in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Ailesi daha Osmanlı Padişahı 4. Murat döneminde, düşman saldırılarıyla karşılaşır. Sultan 1639�da Şeyh Said�in dedesi Seyyid Haşim�i katleder. 1639�da Kürdistan�ın, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla iki parçaya ayrılır. Olabilir ki Seyyid Haşim de bu duruma karşı çıktığı için şehit edilmiştir.

Şeyh Said�in dedeleri şu silsileyle geliyor: Mele Haydar, Mele Kasım, Şeyh Ali Septi Amedi, Şeyh Mahmut Fevzi. Şeyh Mahmut Fevzi Palu�dan Hınıs�a gidip Hınıs�ın köyü Kolhisar�ı satın alır ve orada yerleşir. Şeyh Mehmûd Fevzi�nin yedi oğlu olur. Bunlar; Şeyh Said, Şeyh Bahaddin, Şeyh Diyaeddin, Şeyh Necmeddin, Şeyh Tahir, Şeyh Mehdi ve Şeyh Abdurrahim�dir.

Babasının ölümünden sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu Şeyh Said�in üzerine kalır. Şeyh Said�in ailesi çok zengindi. Sürüleri vardı ve bu sürülerini Erzurum�dan ta Halep�e, Musul�a, Şam�a kadar götürüyordu. Şeyh Said bu arada hem ticaret yapıyor hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişki geliştiriyordu. Bundan dolayı onu tanıyanlar ve sevenler çoktu. Kürdistan�da bir çok insan onun etkisinde kalıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir çok Kürt yerinden yurdundan göç ettirilir. Bu dönemlerde Osmanlı, onu ve ailesini de sürmek isterler ama dönemin kaymakamını Şeyh Said tehdit eder ve ondan çekindikleri için Ona ve ailesine karışamazlar.


Şeyh Said'din Eğitimi

Şeyh Said ilim öğrenmek için medreseye başlar. Muş, Malazgirt, Hınıs ve Palu�da eğitimini tamamlar. Şeyh Said bilinçli ve akıllı bir insandı. Köy köy gezip İslami ve ulusal mücadele bilincini insanlara vermeye çalışır. Kürdistan Teali Cemiyeti�ne üye olur. Osmanlı�nın yıkılıp Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber Cumhuriyetin kurucuları gerçek yüzlerini göstererek İslam ve Kürt karşıtlığına dayalı politikalarını gün yüzüne çıkarırlar. Bu da Şeyh Said�in çabalarını artırır. O, bu durumda artık yerinde duramazdı. Gün çalışma günüydü.

Rêxistina Azadî, 1921�de Kürdistan Teali Cemiyeti�nin kapatılması üzerine açılır. Cemiyetin başkanı Cibranlı Albay Halit Bey idi. O, Şeyh Said�in kayın biraderiydi. Cibranlı Halit, ikinci Abdulhamit�in açtığı Aşiret Mektepleri�nde okumuştu ve iyi bir askerdi. Bu cemiyete daha sonra Hacı Musa Bey, Cibranlı Halit Bey, Hasenanlı Halit ve başkaları da katıldılar. Bitlis mebusu Yusuf Ziya 1923 yılının yaz mevsimi sonunda Şeyh Sait ile görüştü ve görüşmede bir Kürt ayaklanması örgütlemek ve bu amaçla örgütlenmeye hız vermek istediklerini belirtirler. Şeyh Sait Kürdistan�da büyük bir etkiye sahip olduğu için Rêxistina Azadî�ye davet edilir.
 
Me di vê belavokê de çareserîya pirsa kurd û Kurdîstanê danîye ber çavan. Em bang û gazî li kes, sazî, rêxistin, rewşenbîr, tezgeh û tendensên sîyasî, demokrat û humanîst dikin ko piştgirîya banga me bikin.   Berdewam>>>