|
Ermeni Sorunu
Sait
Çetinoğlu
Hrant
Dink’in anısına
Ermeni sorununun uluslararası diplomasinin
konusu (!) olmadan önce genel olarak dikkate
alınmayacak bir iç sorun olarak
algılanmaktaydı. Millet çerçevesinde ki
düzenlemeler de insani düzlemde bir hak
olarak değil, İmparatorluğun Gayrimüslim
tebaasının İslami Yasalara layık
görülmemesinden kaynaklanmıştır. Zimmi
statüsündeki Gayrimüslimler İslami kanunlara
layık değildirler.
Osmanlıda
Ermenilerin yaşamı
Ermenilerin Osmanlı topraklarında ki
yaşamlarına dair resmi söylem pembe bir
tablo çizmektedir: “1071’de Türk
hakimiyetine giren Ermenileri, Bizans’ın
zulüm idaresinden kurtaran ve onlara insanca
yaşama hakkını bahşeden Selçuklu Türkleri
olmuştur. (...) Ermeniler 19 uncu yüzyılın
sonlarına kadar Osmanlı idaresinde, Türk
insanının hoşgörüsünden de yararlanarak,
adeta altın çağlarını da yaşamışlardır.
Askerlikten muaf tutulan ve kısmen vergi
muafiyeti tanınan Ermeniler, ticaret, zanaat
ve tarım ile idari mekanizmalarda önemli
görevlere yükselme fırsatını elde
etmişlerdir. (...) Bu nedenle 19 uncu
yüzyılın son çeyreğine kadar Osmanlıların
bir Ermeni sorunu olmadığı gibi, Ermeni
tebaa’nın da Türk yöneticileriyle
halledemedikleri bir mesele mevcut değildir…
Türklerin hoşgörüsüne rağmen, yabancı
devletlerle ittifak etmek suretiyle
Türklerle mücadeleye başlayan Ermeniler,
Batının desteğini alabilmek için kendilerini
ezilen bir toplum olarak göstermeye
ve Anadolu
üzerindeki egemenlik haklarını Türklerin
gasp ettiğini dile getirmeye
başlamışlardır. Bu faaliyetlerini basın
aracılığıyla duyurarak kamuoyu yaratmaya
çalışmışlardır. Bu asılsız propagandalarını
iddialarının kanıtları olarak bugün de
kullanmaktadırlar.1839 Tanzimat ve 1856
Islahat Fermanları Ermenilerin daha fazla
Batı’ya yönelmesine sebep olmuş, karşılıklı
beklentiler artmıştır. Ermeniler,
Misyonerler vasıtasıyla yönlendirilmeye ve
yabancı devletlerin nüfuzu için kullanılmaya
başlanmışlardır. Buna karşılık Ermeniler de
Batı’yı amaçlarını gerçekleştirmek için bir
araç olarak görmüşlerdir”
Yine resmi söyleme devam edelim: “Kurulduğu
günden itibaren, İslam Devletinin, kendi
tebaaları olan Gayrimüslimlere karşı daima
müsbet tavırları olmuş; Devlete karşı
sadakatlerini sürdürdükleri müddetçe,
onların dini yaşantılarına hiç bir şekilde
müdahale edilmemiş[tir].”
Her ne kadar resmi söylem Ermenilerin İslam
topraklarında çok iyi koşullarda yaşadığını
iddia ediyorsa da, bu söylem en başta resmi
belgeler tarafından yalanlanmaktadır:
Osmanlı Devrinde Akkoyunlu Hükümdarı Uzun
Hasan Bey’e Ait Kanunlar’daki, Defter-i
Yasaha-i Ergani’de:
“1. Tafsîl-i kanunname-i nahiye-i Ergani ber
muceb-i kanun-ı Hasan Padişah…
18. Ve şehr-i Ergani cemaatınun
Müslümanlarından ziraati olanından
hums
üzre alınır imiş. Ve bağlarından dahi dört
bin karaca akça
maktu
virürler imiş ki bin üçyüz otuz
akça-i Osmanî olur. Ve birer yük odun dahi
alınır imiş. Bunları dahi alınmasınun
mevsimi bağ akçası üzüm vaktinde ve odun son
güz ayında ki kış evvelidir.
19. Ve şehir Erâminesi’nden (Ermeni’nin
çoğulu) dahi bağ haracı diyü on iki
bin karaca akça maktu alurlar imiş. Amma ol
vakit mamuriyeti artuk imiş şimdiki halde
andan dahi eksük olmağın dokuz bin karaca
akça kaydoldı ki üç bin Osman akçası olur.”Üçyüz
otuz Akçaya karşılık Üçbin!
Gerçekte Gayrimüslimlerin, dolayısıyla
Ermenilerin yaşadığı ise ayırımcılıktır:
“Hiç toprağı olmayanlardan bennak denilen
bir haraç alınırdı. Eğer çift resmi ödemekle
yükümlü çiftçi ailesi Gayrimüslim ise,
haracın adı ispençe olurdu. Fakat
gayrimüslimler, sipahiye ödedikleri
ispençeden ayrı bir de merkeze cizye denilen
bir başka haraç daha verirler, buna mukabil
askerî yükümlülükten muaf tutulurlardı.”
Bu ayırımcılığa ilişkin açıklamasında
Dadrian’ın şunları ekler: “Osmanlı
Ermenilerinin yazgısına damgasını vuran
faktör o imparatorluğun şiddetli teokratik
yapısıydı. İmparatorluğun çok ırklı ve çok
dinli karakteri, egemen Osmanlı-Türk
unsurunu İmparatorluğu yönetmek için İslam
Şeriatının inanç ve doğmalarına güvenmeye
itti. Osmanlı sosyo-politik sistemi
'milleti
hakime' ve
milleti
mahküme biçiminde iki tezat varlıkla
ikiye bölünmüştü. Bu ikiliğin altında yatan
ilke, müminlerin, yani Müslümanların
üstünlüğünü ilan eden ve buna göre alt
statüyü
kafir ve dolayısıyla aşağı
Gayrimüslimler olarak niteleyen bir dindi.
Bu İslamî dogmanın bir doktrin olarak
kurumsallaştırılması, Gayrimüslimlere karşı
önyargı, ayrım ve dışlama pratiğinde buldu
ifadesini.”
Gayrimüslimler, Müslümanlarla nasıl aynı
haklara ve aynı statüye sahip olabilirdi.
“[Müslümanlarca] Sağ el temiz, sol el pis
işlerin görülmesinde kullanılır. Eğer
Müslüman ile tokalaşmak isterse, ona sağ
elini, gayri Müslime ise sol elini uzatır.”
Ermeniler, merhabası bile farklı böyle bir
toplumda yaşamaktadırlar. Ki bu toplumun
millet-i
hakimesi, Gayrimüslim azınlıklara
verilen ‘hak’ları yadırgamışlar ve direnç
göstermişlerdir. Bu ‘hak’lar Müslümanlarca
sorunun kaynağı olarak gösterilmektedir.
Fermanlar
Mutlak Sultanın bahşettiği “1839 tarihli
Gülhane Hatt-ı Hümayunu’na göre Osmanlı
İmparatorluğunun bütün uyrukları, din ya da
milliyet olarak eşit olarak ilan
edilmişlerdi. (...) İdam cezalarında
kimsenin yargılanmadan idam edilemeyeceği
öngörülmüştür. (...) Fermanın sonunda;
Dost
devletlerin de bu yöntemin sonsuza dek
uygulanmasına tanık olmaları için,
İstanbul’daki tüm büyükelçilere resmen
bildirileceği’nden söz edilmesi,
Ferman’ın Avrupalı devletlerin zorlamasının
da etkisiyle gündeme getirildiğini, kendi
halk ve azınlıklarını değil; Avrupa
devletlerini tatmin için ilan edildiğinin
bir argümanıdır. 1856 Islahat Fermanı ise
Gayrimüslim azınlıklar lehine düzenlemeleri
içermesine karşın, de facto olarak çoğu
yerde bu Ferman’ın hükümleri yaşama
geçmiyordu. Islahat Fermanı Gayrimüslim
azınlıklara vergi eşitliği getiriyor, cizye
vergisini kaldırıyor, ayrıca devlet
dairelerine girişte Müslüman olma şartını
kaldırıyor ve Gayrimüslimlere askerlik yapma
şartını” getirmesine karşın, askerlik
donanmadaki angarya hizmetleri dışında
uygulanmıyordu.
″1892'de özel mekanlarda ayin yasağı; özel
okullardan mezun olan çoğunluğu Ermeni
değişik dinlerden etnik azınlık mensuplarına
kamu hizmetlerinde görev yasağı, halife
Ömer'in kelamıyla uyuşmayan tüm kitapların
sansür edilmesi, hangi dilde olursa olsun
İncil'den alınmış bölümlerin yayımının
yasaklanması gibi uygulanmalar” getirilerek
verilen “hak”lar geri alınıyordu.
1839 ve 1856 reformlarıyla azınlıklara da
birtakım ‘hak’lar verilmesi çerçevesinde,
Ermenilere de 1862 yılında bir Ermeni
Meclisi düşer ve hiçbir etkinliği de olmaz.
Zaten bu fermanlarla bahşedilenler de insani
ya da hukuki gerekçelere dair değildir,
temel amaç İmparatorluğu bir arada tutabilme
çabalarının bir parçasıdır. Ancak resmi
söylem ve resmi tarihçiler Ermeni Sorunun bu
fermanlardan kaynaklandığını iddia etmekte
ısrarlıdırlar: ″İzafi de olsa, bizim
kanaatımıza göre bunun [Ermeni Sorunu]
biricik ve tek sebebi, Tanzimat ve ardından
da Islahat fermanlarıyla azınlıkların
müslümanlar gibi aynı statüye getirilmiş
olmalarıdır. Nitekim tarihimizdeki binlerce
ferman içerisinde en meşhur olan bu iki
fermanın ilanından sonradır ki azınlıklar,
kendilerine hukuken verilmiş olandan daha
fazla haklar istemişler, anarşik hareketlere
girişmişlerdir.″ Tarihçinin söylemi
Genelkurmayla örtüşmektedir.
Ziya Paşa
Zafername adlı hicviyesinde:
Rumdan,Ermeniden yaptı müşir-i bala
Eyledi resm-i musavvatı hukuku ikmal
Dizeleri Müslümanların
eşitlik
ten ne kadar rahatsız olduğunun,
eşitliğin
kabul edilmediğinin ifadesidir.
Ermeni Sorununun uluslar arası diplomasinin
konusu (!) olduğu Londra Konferansından
sonra “1877 yılını takip eden on yıl,
Anadolu’nun İslamlaştırılmasını ve/veya
Türkleştirilmesini amaçlayan politikaların
başlangıç dönemi olarak görünmektedir.
Gerçekten, Osmanlı arşivlerinde yapılan yeni
çalışmalar, Osmanlı idaresinin -mesela
Bosna-Hersek’ten gelen- Müslüman göçünü
etkin bir şekilde teşvik ederken, aynı
zamanda yeni çevrelerinde mutsuz olan
göçmenlerin, asıl memleketlerine dönmeleri
konusunda cesaretlerini kırdığını
göstermektedir.″ Görüldüğü gibi Londra Konferansı
aynı zamanda Anadolu’da etnik temizliğin
miladı olarak da alınabilir.
Ermeni sorununun
uluslararasılaşması(!)
Aslında Sorunun uluslararası planda ele
alınması(!) Osmanlı yöneticilerinin işine
gelmiş bu ele alış(!) Ermenilere ve diğer
azınlıklara baskı aracı olarak
kullanılmıştır. Sorunun Uluslararası arenada
gündeme gelişi(!) bir anlamda kırımların
gerekçesini oluşturmuştur. Sözün kısası
Ermeni Sorunu’nun aslında uluslararası
boyutu hiçbir zaman olmamıştır. Emperyalist
çıkarlar ve reel-politik her zaman insan
haklarının önüne geçmiştir. Büyük bir
gürültü ile topladıkları Malta Sürgünleriyle
ilgili bir
İngiliz’e bütün Türkler bedeldir
denerek, hiçbir işlem yapılmaması ve
ardından Perincek’in, “1. Dünya Savaşı ile
başlayan Kurtuluş Savaşı’nda, 1914’ten
1922’ye kadar vatan savunuldu ve emperyalizm
yenildi… Burada imzalanan Lozan antlaşması
ile bağımsızlığımızı ve haklılığımızı bütün
dünyaya onaylattık” dediği gibi Lozan’da
Soykırımın tescili, bunun açık kanıtları
olarak önümüzde durmaktadır. Lozan sonunda
ilan edilen genel af da bütün kırım
suçlularına af(!) getirmiştir.
Sorunun Uluslararası(!) planda nasıl ele
alındığına ve neticeye bakarsak Ermenilere
uluslararası herhangi bir desteğin
gelmediğini ve soykırıma varıncaya kadar
seyirci kalındığı gerçeği önümüzde
durmaktadır:
“Karlofça
Antllaşması’nın 13. maddesi de
azınlıklarla ilgili hüküm içeriyordu.
1774 tarihinde Osmanlı Devleti ile Rusya
arasında imzalanan
Küçük Kaynarca Antlaşması’nın 7.
maddesi ile
Babıali Hıristiyan dinine ve bu dinin
kiliselerine sürekli bir koruma vaat eder
denilmişti. 1878
Berlin
Antlaşması ile de Osmanlı
İmparatorluğu dini inançların himayesini
garanti ediyordu...” Bu anlaşmalarda verilen
taahhütlerin ne anlama geldiğini resmi
tarihçiler: “Osmanlı Devleti,
Paris
Andlaşması (1856) ile Balkan
Hırıstiyanlarının imtiyazlarını genişlettiği
gibi hem müttefiklerine ve hem de harbi
mağlup olarak bitiren Rusya’ya gayrimüslim
tebaa için gerekli ıslahatı yapacağı
taahüdünde bulundu.” Sözleriyle açıkladığı
gibi yine resmi tarihçiler tarafından:
“Doksanüç harbinden sonra yapılan
Ayestefanos ve Berlin Antlaşmalarında
Ermenilere bazı siyasi haklar veriliyorsa da
Abdülhamit Devleti’nin güvenliği açısından
bu maddeleri çalıştırmamış ve onun bu tutumu
üzerine, Ermeniler, Batı’nın teşvik ve
yardımlarıyla isyanları çoğaltmışlardır.″
sözleriyle bu anlaşmaların anlamını ve
kaderini de açıklamaktadırlar.
Neticede Ermeni Sorunu uluslararası planda
ele alınmamış sadece geçiştirilmiştir.
Ermenilere verildiği söylenen uluslararası
destek(!) bir hiçtir. Ermeni sorunu’nun
uluslar arasılaşmasını(!) bir Ermeni
temsilcisi Berlin Antlaşmasını sonrası
Beyrut’a döndüğünde şöyle ifade eder:
“Berlin’de özgürlüğü gördüm. Ama bir kâğıt
parçası, yiyemedik. Evlatlarım, [yani
Ermeniler] hiç yabancı umuda bel bağlamayın.”O
devletler, “Ermenilere ve Ermeni sorununa
yaklaşımlarında her zaman çıkarlarını önde
tuttular. Gerek duyduklarında arka çıkıp
sesini yükselttiler, değilse başlarını kuma
gömüp laf olsun diye bir şey söylediler.”Emperyal
çıkarlar her şeyin önüne geçti.
İttihatçılar, uluslar arası güçlerin
etkilerinin olmadığını ve eylemlerinin kuru
gürültünün ötesine geçmediğinin farkında
olduklarından uygun fırsatı değerlendirmekte
gecikmediler. “Uluslararası anlaşmaların
amaçladıkları gibi, Ermenilere politik ve
ekonomik rahatlık getirmemeleri ve/yada bu
yönde bir irade ortaya koyamamaları üzerine,
İttihadçı Jön Türk liderler Türk-Ermeni
çatışmasını şiddet yoluyla çözüme bağlamayı
seçtiler.”
Büyük güçlerin “Osmanlı yetkililerinin
zoraki rızası ve işbirliğiyle,Osmanlı
Ermenileri’nin durumunu iyileştirmek için
hazırlanmış olan reform projelerinin birçok
özelliği, sonradan Osmanlılar tarafından
devletin egemenliğine milli çıkarlara ya da
şeriata aykırı görülerek,sonuçta yırtılıp
atılmıştır.”İmzaladıkları anlaşmalar sadece
zaman kazanmaya yöneliktir, son olarak
imzaladıkları 8 Şubat 1914 tarihli reform
anlaşmasını sulandırdıklarında
güçlerin ses çıkarmayacaklarını
bilmektedirler. Reformların
uygulayıcısı Hoff’un
yardımcılıklarına Babası 1896 katliamlarında
önemli rol oynayan, kendisi de 1915
kırımında rol oynayacak Diyarbakır mebusu
Feyzi (Pirinççioğlu) ve Talatın
kayınbiraderi 1915 kırımlarının aktörü
Mustafa Abdülhalik (Renda) nın atanması
İttihad’ın reformlardaki ciddiyetinin(!) ve
niyetinin örneğidir.
Pan-Türkizm ve
Ermeni Soykırımı
Jön Türklerin Ermenilere bakışı aslında
Abdülhamit’ten farklı değildir. İttihat ve
Terakki ideologları ve yöneticileri
Türkçüdürler, Türkçülüklerini de hiçbir
zaman saklamamışlar, Diğer Türkçüleri bir
yana bırakalım, liberal olarak tanımlanan
Ahmet Rıza Bey olsun, Mizancı Murat Bey
olsun İslamcılığı, Osmanlıcılığı ve
Türkçülüğü aynı kategoride gördüklerini
ifade etmekten çekinmezler. İttihadın
genlerinde Türkçülük vardır. 1911 Selanik
İTC Kongresinde açıktan Türkçülüğü tatbik
sahasına koymaktan çekinmezler: “İttihat ve
Terakki’nin ulusal politikası açısından 29
Eylül-9 Kasım199’de Selanik’te toplanan IV.
Kongre özel bir önem taşır. Kongrede
Türkçülük doktrini
de facto
kabul edilmiş, bu akımın temsilcilerinden üç
kişi de Heyet-i Merkeziye’ye
seçilmişti.Partinin tüm ideoloji oluşturma
çalışmaları ziya gökalp’e teslim edilmişti”
1908 darbesini Selanik’ten gerçekleştiren
İTC’nin Anadolu’da örgütlenmesi yoktur,
Anadolu’daki zaafını Ermenilerle kapatmak
isteyerek, 1907 tarihinde İTC’nin Ermeni
Devrimci Federasyonu’yla (Taşnaksutyun)
işbirliğine girer ve geçici
hürriyet
baharında bu işbirliğini sürdürmesi
İttihatçıların Anadolu’da örgütlenebilmesine
yöneliktir. Bu sayede İttihatçılar
Anadolu’ya Taşnak’lar kanalıyla gazetelerini
ulaştırabilmiş ve Anadolu’da
örgütlenmişlerdir.
Ne zamanki İttihatçılar taşrada
ittifaklarını buldular ve taşra eşrafıyla
buluştular, artık Ermenilere ihtiyaçları
kalmayacak ve yok etme gerekçelerini
tasarlayacaklardır: ″Talat Paşa anılarında,
Hınçak ve Taşnak örgütlerinin faaliyetlerine
ilişkin önemli belgeler sunduktan sonra
şöyle der:
Ermenilerin bu isteklerini haklı gösterecek
tarihi hiç bir hakları yoktur. Osmanlılar
Doğu illerini Ermenilerden almadılar.
Ermeniler ise Osmanlı İmparatorluğu'nun
kuruluşundan bugüne kadar hudutlarımızın
temini ve istiklali hususunda hiçbir gayret
veya hizmet sarf etmediler ... Vatan'ın
bütün yararlı şeylerini paylaşan bu halk,
onun kaderlerine ve yüklerine asla
katılmıyordu. Ülkenin mutluluğundan da
ıstıraplarından da çıkar sağlıyorlardı;
Vatan için hiçbir savaşa katılmadılar ve bu
uğurda bir damla kan dökmediler.''Suçlanan
yine Ermenilerdir.
Abdülhamit’in İmparatorluğu ayakta
tutabilmek için geliştirdiği ve dayandığı
ümmet kompozisyonu içinde görülmeyen
Ermenilere, Gerek istibdat’a karşı
mücadelelerini gerekse Abdülhamit’in
dışlayıcı politikası gereği başlayan
kırımlara karşı Ermenilerin örgütlenişini ve
direnişini, iktidara gelmek için iyi
kullanan İttihat ve Terakki, iktidarını
sağlamlaştırdığında Abdülhamit’in
politikalarına açıktan yönelerek, Ermenileri
ortadan kaldıracaktır. İhtiyaç kalmayan
unsurun gereği de yoktur. “İttihad ve
Terakki’nin en son fikri, Türk olamayan
unsurların Türk halkı içinde asimile
edilmesiydi. Balkan Savaşının patlak vermesi
İttihat ve Terakki Cemiyetinin politikasına
uygun düştü”
Balkan Savaşları bir yandan Osmanlı
imparatorluğunun dağılmasının işaretini
verirken, öte yandan Türk milliyetçiliğinin
açıktan ifade edilmesine ve uygulanmasına yol
açar. 1911 Trablusgarp Savaşı'nın
Osmanlı'nın Afrika'daki tasfiyesini ifade
ettiği gibi, Balkan Savaşı da Avrupa'daki
tasfiyesini ifade etmektedir ve
İttihatçılara göre sıra Asya'daki topraklara
gelmiştir. Bu algılama Ermeni sorununu
yeniden harekete geçirir. Ancak
Balkanlardaki yenilginin ve Anadolu'ya akan
göçmenlerin son derece önemli etkileri
olmuştur. Osmanlı yönetimi, yani bu bağlamda
özellikle İttihat ve Terakki, Osmanlılık
politikasının, bir başka deyişle çok uluslu
bir imparatorluğu ayakta tutma politikasının
güdülemeyeceğini, Osmanlı'dan kopan ya da
kopma eğiliminde olan diğer halklar gibi
milli bir politika güdülmesi gerektiğini,
güdülmezse top yekûn yok olma tehlikesi ile
karşı karşıya gelindiğini düşünmektedir.
Bundan böyle Osmanlı devlet yönetimi bir
Türk milli politikasının hizmetinde
olacaktır ve bu politika, bu tarihten sonra
Türk milletinin vatanı olarak algılanacak
olan Anadolu üzerine yoğunlaşacaktır.
Öte yandan, 1912'nin son aylarından
başlayarak Osmanlı-Ermeni kuruluşları
Doğudaki altı vilayette özerklik
istemektedirler. Osmanlı İmparatorluğu'nun
çözülmesi sürecinde, bu özerkliğin
bağımsızlığa giden yolun ilk kademesi
olacağı herkesin malumudur. Rusya'nın
baskısı ve dönemin altı büyük Avrupa
devletinin katılımıyla özerklik projesi
hazırlanıp Mart 1914'te Osmanlı hükümetine
kabul ettirilir. Bu projeye göre altı
vilayet birleştirilecek, Ermenilerin
çoğunlukta olacağı bir vilayet meclisi
kurulacak ve valinin yanında yabancı
müfettişler bulunacaktır. Norveçli Müfettiş
Hoff ve yardımcısı Hollandalı Stenenk,
Ağustos 1914'ün başında Erzurum'a
gelmişlerdi. Bu durumda, Birinci Dünya
Savaşı'nın başlaması ve Osmanlı devletinin
savaşa katılması bu projeden kurtulmanın
çaresi olarak görülmüştür.
“1912/13 Balkan yenilgisi sonucu,
Avrupa'daki Toprakların tümü kaybedildi.
Bağımsızlık, özgürlük talep eden halklar "nankörler"
olarak algılandı. Balkanlardan ve
Kafkasya'dan kaçan Müslüman halkar,
Hırististiyanlığa karşı öfkelerini de
beraberlerinde getirdiler. Aynı dönemde,
Turan
fikri, Asya'daki Türki halklarla
birleşme, büyük bir Türk-İslam İmparatorluğu
kurma hayali ve ideolojisi de bu dönemde
gelişti. Batıdaki Rumlar, doğudaki Ermeniler,
bu idealin önündeki en büyük engeller olarak
görüldü”
1915’te ne oldu
M. Kemal 1915’te ne oldu sorusuna cevap
olarak, bir mülakatında, milyonlarca
Hıristiyan vatandaşın acımasızca tehcir ve
kıyıma uğratıldığı cevabını verir :
“Yuvalarından kitle halinde acımasızca
tehcir edilen ve kıyıma uğratılan
milyonlarca Hıristiyan teb'amızın
hayatlarının hesabı kendilerinden sorulmak
gereken Genç Türkiye Partisin[den]” Söz eder.
İttihatçıların 1915 teki marifetlerine dair
bu sözler, M. Kemalin İsviçre'li sanatçı ve
gazeteci Emile Hilderbrand'a 1926 yılında
verdiği mülakatta geçmektedir.
“21 Şubat 1921’de, Public
Ledger-Philadelphia muhabirinin sorularına
verdiği yazılı
demecinde,
Mustafa Kemal’in sözleri yorum yapılmayacak
kadar açıktır:
İngiltere’nin sulh zamanında ve harp
sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva
gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir
şekilde bakan dünya efkârı, Ermeni ahalinin
tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız
karar için bize karşı haklı bir ithamda
bulunamaz.
Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine,
tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve
bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri
bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi
evlerine dönmüş olurlardı."
Kurucu iki ayrı tarihte konuyu zıt
kelimelerle formüle etmiştir. Ancak biz
Soykırım faillerine karşı eylem ve işlemleri,
1921 tarihli açıklamasını doğrulamaktadır.
Murat Bardakçı, 4 Şubat 2007 tarihli Sabah
Gazetesindeki “Atatürk, Ermeniler’in El
Konulan Mallarını Ermeni Terörünün Yetim
Bıraktığı Çocuklara Dağıtmıştı” başlıklı
yazısında bu konuda belgeler ve kanıtlar
sunmaktadır.
İTC iktidara geldiği andan itibaren sürekli
-savaş olsun yada olmasın- toprak
kaybetmektedir, son Balkan Savaşı’nda
Avrupa Kıtası’ndan neredeyse sürülmüştür,
İttihatçılar o zaman Anadolu’yu keşfederler:
“Bu savaşta Batıda kaybettikleri toprakları
Doğuda kazanmayı, tüm Türkleri Panturanizm (ırkçı
Türkçülük) bayrağı altında toplayarak,
yitirdikleri gücü ve ihtişâmı restore etmeyi
umuyorlardı... Aslında panturanist İttihatçı
proje, gerçekleşme şansı olmayan bir proje
idi. Zira böylesi bir hedefe angaje olmak
demek, emperyalist olmadan emperyalist
hedefler peşinde koşmak demektir...
Panturanizm projesiyle, Kafkaslar’dan İran
Azerbaycanı’na, oradan Orta Asya’ya kadar
tüm Türkleri ve Türkî toprakları içine alan
büyük bir Türk İmparatorluğu düşleniyordu...
Eğer, yegane çıkış yolu olarak, ırk temeline
dayalı milliyetçilik söz konusu ise,
öncelikle böyle bir projenin önünde duran
engellerin bertaraf edilmesi gerekirdi...
Jön Türklerin Türk ırkına dayalı bir ulus
oluşturma projesi, imparatorluk dahilindeki
etnik unsurları üç gruba ayırıyordu: Türkler
(‘kendileri pek farkında olmasalar’ da,
etnik köken olarak Türk sayılanlar),
Türkleştirilebilir olanlar: (Çerkezler-Lazlar
vb.), hem etnik köken itibariyle Türk
olmayan, hem de Müslüman olmayan unsurlar:
Ermeniler, Anadolu Rumları,
Asurîler-Keldaniler... İşte
Ermeni
Tehciri olarak sunulup-bilineni, bu
bütünlük içinde kavramak gerekir.
Dolayısıyla asıl amaç, Anadolu’yu
ırkçı-milliyetçilik projesi için
sorun yaratan (veya yaratma potansiyeli olan)
unsurlardan temizlemekti. Bu amacın
gerçekleşmesi,
Ermeni
Tehciri denileni (aslında Ermeni
Katliamını) gündeme getirmişti...″
Ermeniler ayrıca imparatorluğun en zengin
topluluklarından olması da iştahı kabartan
ayrı bir etkendir. Ermenilere 1894-96 ve
1919 Adana katliamlarıyla bir miktar Ermeni
zenginliğine el konulsa da Ermeniler hala
ekonomik olarak güçlüdürler. İmparatorluğun
Türkleştirilmesi yanında sermayenin de
“Türk”leştirilmesi gerekmektedir. M. Kemal
Adana’daki bir konuşmasında: "Ermeniler
sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu
memleketin sahibi gibi bir vaziyet
almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve
küstahlığın bundan fazlası olamaz.
Ermenilerin bu feyizli ülkede hiç bir hakkı
yoktur. Memleket sizindir"demektedir.
1912 İTC kongresinde karalaştırılan Etnik
temizlik planı uygulamaya başlayalı çok
olmuş, temizlik çok önceden başlamıştır:
“1913 Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı ele
geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti ülkenin
kaderinde büyük iz bırakacak bir
örgütlenmeydi. Bilinen üç liderine ek olarak
diğer yetkili kadroların büyük bir kesimi de
yaşları 30-35 arasında olan Balkan
kökenlilerdi. Kayıp topraklardan gelmiş ve
Anadolu'ya nazaran İmparatorluğun daha
Batılı
ve
laik ortamını solumuş, başta Bulgar
komitacılarına karşı olmak üzere gerilla
savaşlarının içinde
ötekileştirilmiş ve bir araya ge(tiri)lmiş
bu cemiyetin merkezi, 1912 yılında
Selanik'ten İstanbul'a taşınır. Tarih,
Selanik'in Yunan Krallığı tarafından ele
geçirilmesi tarihidir. Bu taşınma, sadece
Selanik
merkez komitesinin değil; siyasi ve
askeri tüm kadronun (fedailer, teşkilatı
mahsusa vs) ve sayıları 250 bin olacak bir
göçmen
kitlesinin taşınmasıdır. Üstelik, bu taşınma
içinde yer alan devletin bölgedeki çoğunluğu
İttihatçı olan askeri ve idari ekibi de
Anadolu'ya taşınmış olur. Ama her şeyden
önemlisi, Balkanlardan Anadolu'ya
taşıdıkları,
korku
ve intikam
duyguları olur. Rum ve Hıristiyan karşıtı
duyguların hakim olduğu bu
kayıp toprakların göçmen çocukları,
Anadolu'daki göreceli olarak zayıf benzeri
anti-Hıristiyan duygulara da dayanarak, I.
Dünya Savaşı da dahil olmak üzere ülkeyi
idare etme becerisi gösterirler. Bu beş yıl
içinde ciddi bir muhalefetle de
karşılaşmazlar. Adını
Balkanların
Anadolu'ya taşınması olarak
koyacağımız bu İttihatçı projenin, en büyük
hedefi, Anadolu'nun ikinci bir
Makedonya
olmasına müsaade etmemek olacaktı. Özcesi,
politikanın ağırlık noktası genel anlamda
bir nüfus ve özellikle bu
nüfusun
taşınmasıydı. Batı'da üretilen kavram
biçimiyle
sosyal mühendislik, yani bir nüfusun
politik bir amaçla sevk ve iskanı politikası.
Bilindiği gibi, Anadolu, Balkanlar ve
özellikle Makedonya gibi, Türk olmayan ve
gayrimüslim kimliklerin, çeşitli bölgelerde
yoğunlaştığı bir coğrafya idi: Rumlar
Anadolu'nun batısında (Trakya ve Ege
bölgeleri) ve doğu Karadeniz'de, Ermeniler
altı doğu eyaletinde (bugünkü illerden büyük
idari sınırlara denk düştüğünden), Kürtler
Erzurum'un güneyi ve Sivas'ın doğusunda,
Araplar ise neredeyse Antep'ten itibaren tüm
güneyde. Bu durum İttihatçı "demografik"
operasyonun şekillenmesinde mevcut veri
tabanını oluşturacaktı. Bugünden
bakıldığında iki aşama söz konusuydu:
Hıristiyanların "çıkarılması" ve Müslüman
gayri-Türklerin
karıştırılması. Yani bir grup
territoire
politikasıyla, diğeri de bir
population
politikasıyla karşı karşıya bırakılacaktı.
Osmanlı'nın gelenekselleşmiş iskan
politikasına ek, Makedonya'da 1908'den
itibaren denenmiş, öncülüğünü Dr. Nazım'ın
yaptığı, ama pek başarılı olamamış İttihatçı
iskan tecrübelerinin üzerinde, Balkan
kaybının getirdiği
korku
ve intikam
duygularının hakimiyetiyle ittihatçı
Anadolu'yu Türkleştirme politikasına
Bulgarlarla başlanır.”
Dönemin İttihat Terakki Genel Sekreteri
Mithat Şükrü Bleda, 1915’te olanlarla ilgili
katliamın faillerinden Dr. Reşit Beyle konu
ile ilgili konuşmalarında geçen bir anekdotu
aktarır: “Doktor Reşit Bey Merkezi Umumi'ye
gelmiş ve benimle görüşmek istediğini
bildirmişti. Derhal kendisini kabul ettim.
Karşımdaki koltuğa oturduğu zaman her
ikimizin de sinirli olduğu göze batıyordu.
Kendisine ciddi bir lisanla sordum:
— Siz,
dedim, hekimsiniz... ve bu sıfatla can
kurtarmakla vazifelisiniz. Nasıl oldu da
bunca insanın yakalanıp Ölümün kucağına
atılmasına göz yumdunuz?Doktor Reşit
Bey yüzüme baktı ve uzunca bir sükûttan
sonra, en az benim kadar sert bir lisanla,
cevap verdi:
Hekim olmak
bana milliyetimi unutturamazdı. Reşit,
elbette bir doktordur ve doktorluğun
gerektirdiği çerçeve içinde davranışlarını ayarlamak
zorunda idi. Ne var ki Doktor Reşit her
şeyden önce dünyaya bir Türk olarak gelmişti.
Milliyetim her şeyden önce gelir.”
Dr. Reşit
Diyarbakır valiliğiden önce,Dahiliye Nazırı
Talat tarafından Doğuda reformları
gerçekleştirecek müfettiş Hoff’un katibi
umumiliğine 23 temmuz 1914 tarihinde tayin
edilerek Karesi valiliğinden ayrılmıştır. Bu
görev Van,Bitlis,Diyarbakır,Mamuretülaziz
vileyetleri umumi müfettişliği katib-i
umumiliği görevidir. Bu atama reformların
gerçekleştirilmesinde İttihadın samimiyetini
göstermesi bakımımdan ilginç bir tasarruftur.
Enver Paşa’nın ırkçı hayalleri üzerine
kurulan Kafkasya seferi 1914’ün son
günlerinde korkunç bir başarısızlıkla
sonuçlanır. Sarıkamış’ta hemen hemen bütün
ordu, yani büyük bir bölümü Kürt olan 90'000
asker kış fırtınalarında yok olur. Rus
ordusu Doğu Anadolu'ya girmeye başlar.
İttihatçı diktatörler o zaman kendilerine
kolay bir hedef olarak zayıf bir azınlığı
seçerler: tüm Ermenileri vatan hainliğiyle
suçlayıp ortadan kaldırmaya karar verilir.
“Yani belirlenen bu savaş çerçevesinde
Ermeni jenosidi meydana geldi. Elbette ki
Ermenilerin daha önce yasadıkları acı
olaylar nedeniyle o dönemde var olan rejime
güvenleri kalmamıştı, doğal olarak Rus
egemenliği altında bulunan diğer Ermenilere
sempati duymaktaydılar. Fakat 1890'larda
olduğu gibi 1915'te de Ermeni halkın büyük
çoğunluğunun militan siyasetle hiç ilgisi
yoktu. Yine de İttihatçı parti rejimi 1915
Nisanından itibaren sadece savaş bölgesinde
bulunanları değil, bütün Ermenileri,
bölgelere göre sırayla ölüme gönderdi.
Jandarmaların, çeşitli çetelerin, sık sık da
yerel Sünni Kürtlerin katılımı ile Ermeni
erkekleri, kadın ve çocuklardan ayırıp,
hemen katlettirdi, diğerlerini ise tehcir
sırasında ve sonunda da Suriye'deki çöl
toplama kamplarında öldürttü. Elaziz
Vilayetinde Gölcük gölü kenarında ise imha
kampları bulunmakta idi. Çeşitli silahlar
ile orada en azından on bin kadın ve çocuk
öldürüldü ve de öldürülmeden önce paralarını,
altınlarını ve elbiselerini vermek zorunda
kaldılar. Yani acımasız sömürü bu değin
ileriye gitti. Harput Amerikan konsolosu ve
oradaki Amerikan hastanesinin başhekimi
tanık oldukları bu olayları detaylı bir
rapor halinde anlatarak dünyaya önemli
belgeler bıraktılar. Öldürücü tehcir ile
ilgili olan diğer önemli bir raporu
Urfa'daki İsviçreli hastanenin müdürü Jakob
Künzler yazdı… Doğu Anadolu tarihinde en
kara leke 1915 olaylarıdır. Söylemek gerekir
ki, bu yılda bazı Ermeniler tehciri kabul
etmeyerek Karahisar, Van ve Urfa'da silahlı
olarak kendilerini savunmaya çalıştılar.
1918'de - Rus ordusunun Erzurum'dan çekilisi
sırasında - Ermeni milisleri zulüm ve
intikam cinayetleri gibi ağır suçlar
islediler. Ancak, bunlara dayanarak her şey
sivil savaş olarak nitelendirmek, yani iki
taraflı bir savaş olduğunu ve zayıf olan
tarafın kaybettiğini ve yok olduğunu iddia
etmek, bilimsellikten ve ciddiyetten uzak,
saçma bir tezdir. Yahudilerin Varşova isyanı
ve Almanlara karsı Rusya’yı destekleyen
gerilla faaliyetlerini gerekçe göstererek,
Yahudi jenosidini bir sivil savasın doğal
sonucu olarak açıklamak akıl ve mantığın
kabul etmeyeceği bir şeydir.”
1915’te ne oldu sorusuna bir yabancı tarihçi
de şu cevabı vermektedir: “Jön Türkler dış
dünyadaki saygınlıklarını korudukları sürece
Müslüman fanatizmi üzerindeki baskıyı
sürdürdüler. Ama bu baskı kaldırıldığında,
laikliğe yöneltilen muhafazakâr nitelikteki
suçlamalar da azalmaya başladı. Artık
Hıristiyan azınlıkların baskıdan yakındığı
vilayetlerde teftişe çıkan yabancı
müfettişler yoktu… Osmanlılar bu sırada
sultanın Ermeni tebaasının, çar ordularını
bir tür kurtarıcı gibi görerek Anadolu'da
ilerlemelerine yardım etmelerinden
korkmuşlardı. 1915 Mayısı'nda Osmanlı
yetkilileri, tüm doğu vilayetlerindeki
Ermenilerin bölgeden çıkmaları ve Kuzey
Mezopotamya'daki kontrollü yerleşim
yerlerine gitmeleri yönünde bir karar
aldılar. Bu arada herhalde 500.000 kadar
Ermeni açlıktan, Kürt topraklarında
yaptıkları uzun yürüyüşlerin cefasından ve
Kürtlerin, yerel yetkililerin göz
yummasından yararlanarak uyguladığı
kıyımdan ölmüş olabilir. Bundan kısa bir
süre sonra, Kuzey Suriye'de ve Kilikya'daki
kırsal bölgelerde yaşayan Ermeniler de aynı
şekilde yerlerinden çıkarılmış ve Orta
Suriye'ye toplanmışlardır. Savaş sırasında
kaç Ermeni'nin yok olduğunu kimse
bilmemektedir. Türk resmi tahminleri bu
sayıyı 300.000 civarında gösterirken en
aşırı Ermeni iddiaları iki milyondan söz
etmekte ve sistematik bir soykırım
uygulandığını ileri sürmektedirler. Ne
yazık ki en az 1.300.000 kadar Ermeni'nin
ölmüş olması mümkün görünüyor. Eğer bu
tahmin doğruysa, savaşta ve savaş sonrası
dönemde öldürülen Ermenilerin sayısı,
Fransa Cumhuriyeti ordularında hizmet gören
askerlerin sayısına eşittir.”
Yine 1915 yılında ne oldu sorusuna bir cevap
olarak: “Ermeni halkı tehcir edildi, Peter
Balakian'ın ifadesiyle
göçer
toplama kamplarına tabi tutuldu.
Talat Paşa'nın iradesiyle hiçliğe sürülen
Ermeniler, Teşkilat-i Mahsusa çeteleri, başı
bozuklar, adları değişmiş Hamidiyeler,
Adalet bakanlığı emri ile hapishanelerden
çıkarılmış katillerin, hemen şehir dışında
başlayan saldırılarına maruz kaldılar.
Kafkasya ötesinden katliamlardan kaçan
muhacirler, Kürtler, Türkler, kısaca
Müslümanlar insan avına
katıldılar,Jöntürklerin cürümlerine ortak
oldular.Soykırımda sadece insanlar
kırılmadı, kültürler ve dinler de
mahvedildi. Hayatta kalanlar Müslüman olmaya
zorlandı, kadınlar Müslümanlarla
evlendirildi, 13 yaşından küçük yetim
çocuklar Türkleştirildi. Ermenilerin,
Asurilerin, Süryanilerin kökü kazındıktan
sonra, Talat Paşa, 1916 yılında, Alman
Büyükelçisinin sorusunu, "La question
armenienne n'existe plus." (Ermeni sorunu
artık yoktur!) diye yanıtladı.”
Ermeni soykırımının yöntemi, acımasızlığı
ve nasıl yapıldığına ilişkin çalışmasında
Dadrian’ın özlü çalışmasında
ayrıntılandırılır: İmparatorluk çapındaki
tehcirlerin ayrıntıları, çoğunlukla fırka
önderliği tarafından titizlikle seçilmiş
eski subaylar olmak üzere, güçlü fırka
görevlilerince yerinde değerlendiriliyordu.
'Katibi mesul', 'murahhas' ve 'müfettiş'
olarak adlandırılan bu özel görevliler,
vilayet valilerinin kararlarını veto etmek
de dahil olmak üzere sonsuz yetkiye
sahiptiler. Bu mutlak güçlü 'komiserler'
yerel İTF hücrelerinin üyelerinden yardım
alıyorlardı. Planlama, karar verme,
organizasyon ve denetim düzeylerinin en
altında, ölüm ve imha eylemlerinin ifası
yatıyordu, ki bu da, Ermeni soykırımının can
alıcı noktasıydı. Buradaki esas cellatlar
Teşkilatı Mahsusa’ya üye on binlerce
suçluydu. Bu suçlular Osmanlı Ordusunun,
kafile muhafızları olarak hizmet eden bir
takım Kürt süvarilerini ve jandarma ve milis
mangalarını da kapsayan başıbozuk
askerlerinden yardım alıyorlardı. Büyük
kafilelerle ilgilenmek üzere çevre
vilayetlerden büyük çeteler de seferber
ediliyordu; bunlar ganimetlerin çekiciliğine
kapılarak katliamlara gönüllü katılıyordu.
Ermeni soykırımının en önemli
özelliklerinden biri, kullanılan yöntemler
ve araçlardır. Örneğin barut ve mermiden
tasarruf amacıyla, failler, Amerikan Sefiri
Henry Morgenthau'nun da belirttiği gibi,
çoğunlukla bıçak, kılıç, kasatura, pala,
balta, testere ve sopa kullanıyorlardı.
Ardından, infaz edilmeden önce urganlarla
dörtlü veya beşli kolda birbirlerine
bağlanan binlerce silahsız Ermeni Amele
Alayı askerine uygulanan kitlesel kurşuna
dizme başlıyordu.Ermeni soykırımının tüyler
ürpertici niteliği sonraki iki yöntemle
gözler önüne serilmektedir. Bunlardan biri,
Türkiye'nin doğu vilayetlerini boydan boya
geçen Fırat Irmağını, çeşitli gölleri ve
Samsun-Trabzon kıyı boyunca Karadeniz'i on
binlerce kadın, çocuk ve yaşlının mezarı
haline getiren kitlesel boğma eylemleriydi.
Diğeri ise, samanlıklarda, ahırlarda ve
Harput vilayeti, Mezopotamya çölleri, Muş
Ovası gibi alanlardaki büyük mağaralarda
büyük kalabalıkların sistematik biçimde diri
diri yakılmasıydı; buralarda 60,000'den
fazla Ermeni yakıldı. Ender rastlanan
itiraflardan birinde, bir inceleme gezisi
sırasında, bölgedeki Ermeni soykırım
noktalarından biri olan Muş kentinin
kuzeyindeki Çurig köyünde kadın ve
çocukların kömürleşmiş cesetlerini gören
Ordu Kumandanı Vehib Paşa,
İslam
tarihinde benzeri olmayan mezalim'i
lanetliyordu.
Birinci Büyük Savaş’ın izolasyon ortamı
koşulları, İTC’nin etnik temizlik projesi
hayata geçirilmesinde büyük bir fırsattır.
“Bu yüzden Dünya Savaşı İttihatçılar için
semavi bir yardım gibi geldi. İTC
düşüncesizce ve aceleyle savaşa girdi.
Bununla bütün emellerini yani Türklüğün
baskın gelmesini sağlayacaklarını
umuyorlardı” .
Sıra haklı
gerekçelere bulunmasına gelmiştir:
Bunlar da mukatele’den
bizi arkadan vurdular’a kadar giden
argümanları içeren gerekçeler zincirini
oluşturur.
Burada bu resmi argümanları içeren bir
demet sunuyoruz. Meclis Başkanı Arınç’ın 26
Eylül 2005 tarihindeki bir söyleşisinde,
''Müslümanlardan ve Ermenilerden ölenler
oldu. Bu, savaş şartları içinde cereyan eden
bir olaydı. Soykırım olarak nitelendirmek,
koca bir yalandır... I. Dünya Savaşı
sırasında Ermeniler içinde bir kısım
çetelerin Osmanlının düşmanlarıyla ittifak
yaptı, birçok Müslüman Türk köyü ve
kasabasında insanların şehit oldu…'' Arınç
devamla, bu olaylara müdahale amacıyla
çıkarılan ''tehcir yasası''nın uygulanması
sırasında bazı trajik olaylar yaşandığını,
Kimsenin maksatlı olarak ölümüne yol açma
kasdının olmadığını söylemektedir.
Bir başkası Ermeni kırımının Ermenilerin
azınlıkta kalmasına bağlar: ''Aşağı yukarı
iki seneden fazla devam eden bu katliamlar
sırasında Kürt ve Türklerden pek çok kişiler
Ermeniler tarafından öldürülmüşler ve her
iki taraf işkence ve cinayette
birbirileriyle adeta yarışmışlardı. Fakat
Ermeni unsurunun her taraftan azınlıkta
kalması nedeniyle Kürt ve Türkler baskın
çıkmışlardı. Eğer Ermeni unsuru sayı
itibariyle üstün olsaydı, Türk ve Kürtler ne
kadar Ermeni öldürmüşlerse, Ermeniler ondan
fazla Kürt ve Türk öldürmekten geri
durmazlardı.”
TTK Başkanı Halaçoğlu: “Nitekim belgelerde,
Osmanlı ordusunda silah altında bulunan
Ermenilerden 50.000’inin Rus ordusuna
iltihak ettiği[ni]”söyleyerek, Ermenilerin
firar ettiğini kaydeder. Halbuki Ordunun
Ermenileri gözden çıkardığını kendisi ifade
etmektedir: “... Başkumandanlık 25 Şubat
1915’te bütün birliklere gönderdiği
tamimde... a) Ermeni erler, seyyar orduda ve
silahlı hizmetlerde kullanılamayacak...”
Savunan bunları söylerken yapan ise
savunmayı yalanlamaktadır. Türk yönetiminin
adil olmadığı bizzat yöneticiler tarafından
ifade edilmektedir: ″Türk devletinin,
Türkler de içinde olmak üzere, bütün
uyruklarına iyi davranılmasını sağlayan
düzenli bir yönetim kurmayı başardığını öne
sürmek bir cürettir. Fakat bu konudaki
hatayı yalnız Türklere yüklemek de doğru
değildir.” Talat Paşa’nın kendisi
yönetimdeki acizliğini ifade ederken,
tarihçilerimiz “Osmanlı topraklarında
sosyal, ekonomik, dinî, siyasî, idarî ve
kültürel hürriyetlere sahip olan ve
memleketin hiçbir vilâyetinde yeterli nüfus
çoğunluğuna sahip bulunmayan [bu argüman her
vesile ile özellikle tekrar edilir]
Ermenileri bir ayaklanmaya sevk edecek,
yönetimden gelen herhangi bir baskı mevcut
değildi.”Demekten kendilerini alamazlar.
1915’te yapılanların ilk Mecliste ifadesi de
herhalde kimsenin kabul edeceği beyanlardan
olmasa gerektir: ″Hasan Fehmi Bey (Ataç),
Ekim 1920'de TBMM gizli oturumunda yapığı
bir konuşmada şöyle diyordu:
Tehcir
meselesi, biliyorsunuz ki, dünyayı velveleye
veren ve hepimizi katil telakki ettiren bir
vaka idi. Bu yapılmazdan evvel alemi
nasraniyetin bunu hazmetmeyeceği ve bunun
için bütün gayz ve kinini bize tevcih
edeceklerini biliyorduk. Neden katillik
ünvanını nefsimize izafe ettik. Neden o
kadar azim, müşkül bir dava içine girdik.
Sırf canımızdan daha aziz ve daha mukaddes
bildiğimiz vatanımızın istikbalini tahtı
emniyete almak için yapılmış şeylerdir.″
Sözleri bakanlık yapmış bir siyasiden
gelmektedir.
Yine Meclisten örnek verirsek, Mecliste
ülkeden çıkarılacak 150’likler listesi
hazırlanmaktadır, Dahiliye Vekili isimleri
okumaktadır: Ferit bey: “... Artin Cemal
denilen herif... (Konya eski valisi sesleri)
Dr. FİKRET BEY (Ertuğrul) — Sekiz yüz bin
Ermeni’yi kestik diyen adam.
FERİT BEY (Devamla) — Artin adını yazarsak,
iyi olmaz sanırım. Ciddiyetten, çıkar”
Cemal’in suçlarından biri 800 bin Ermeni’nin
katledildiğini söylemesidir.
Oysa Hasan Fehmi’nin bu sahip çıkmalarına
karşı 1915’te olanı başka bir yönüyle dile
getiren Hrant Dink’e ateş püskürülmektedir:
“1914’te 40 yaş altı bütün Ermeni erkekleri
askere alındı. Bağımsızlık planları olsaydı,
niye 1914’te Osmanlı ordusuna girdiler ki?
Üstelik 1914’te askere alınan Ermeniler önce
silahsızlandırıldı, sonra amele taburlarına
alındı. Yol yapımı falan diye çukur vadilere
götürüldüler ve oralarda yok oldular.
Hiçbirinin akıbeti belli olmadı. 16 yaş altı
erkekler, kızlar, kadınlar ve yaşlılar
1915’te tehcire zorlandılar. Bugün Türk
resmi söyleminin, ‘Bizi arkadan vurmasınlar
diye tehcire gönderdik’ dedikleri,
çocuklardır, bebeklerdir, yaşlılardır. 1915
tehciri, İttihat Terakki’nin kafasında
önceden planladığı Ermeni sorununu kökünden
halletme sürecidir.”Kaldı ki savaşta asker
kaçaklığı oldukça yaygındır, Firar ya da
askerlikten kaçma Türklerde de yüksektir ve
bu sorunu o dönemde Harbiye İkmal Şubesi
Müdür Vekili Miralay Behiç Bey (Erkin) şöyle
resmetmektedir: “Firar meselesi öyle bir
şekil almıştı ki bugün bir firariyi îdâm
eden manga eratından bâzıları ertesi günü
kendileri kaçıyorlardı. Yâni îdâm cezası
dahi müessir olamıyordu. Bâzıları kasten
frengi hastalığı alarak askerlikten
kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Nihayet
frengili amele taburları teşkiline mecbur
olduk.”
1915 gerçeğini Taner Akçam şöyle ifade
etmektedir: “20-45 yaş gruba arasındaki
Ermeniler seferberlik ile birlikte zaten
askere alınmış bulunuyorlardı. Bunu askerde
taşımacılık işlerinde kullanılmak üzere
15-20 ve 45-60 yaş gruplarının askere
alınmaları takip edecektir. Enver Paşa’nın
kurmay heyetinde görevli Hans Humann, askere
alına Rum ve Ermenilerden, işçi taburlarının
oluşturulmasına Ekim 1914’ten itibaren
başlanılmış olduğunu rapor eder... İttihat
ve Terakki’nin savaş müttefiki Avusturya
askeri ataşesi Pomiankowski, Nisan 1915’te,
taşımacılıkta kullanılan Hıristiyan
taburlarının sayısını 120 olarak bildirir...
Yol işçilerine ve yük hayvanlarına
dönüştürülmüşlerdi. Her türlü ordu ihtiyacı
onların sırtına yükleniyor ve yük altında
sendelerken, Türklerin kırbaç ve
süngüleriyle yorgun gövdelerini Kafkas
dağlarında sürüklemek zorunda kalıyorlardı...
Silahsızlandırma emriyle birlikte askeri
birliklerdeki Ermenilerin imhalarının
başladığı haberleri de gelmeye başlar...
Alman Jakob Künzler, Mart 1915 ile birlikte
Amele Taburları’na alınan Ermenilerin imha
edildiklerini aktarır... Künzler’e benzer
bilgileri Morgenthau’da aktarır;
Hemen her
durumda işleyiş aynıydı. Oradan buradan
50-100 kişilik gruplar alınır, dörderli
sıraya sokulur ve kısa bir mesafe uzaklıkta
olan seçilmiş bir yere götürülürdü. Aniden
patlayan tüfek sesleri havayı doldururdu ve
eşlik eden Türk askerleri kasvetli bir yüzle
kampa dönerlerdi...”
1915 olaylarının Kürt Tarihçinin bakış
açısıyla tasviri ise: “1915 baharında yeni
bir kırım başlatıldı ve bir yıl sürdü. O
sıra Türkiye'de bulunmuş olan Faiz Elğıseyn
şöyle anlatıyor:..
O sıra
Sivas'a bağlı olan Merzifon kazasında
bulunan Dr. Aziz Bey'in bana anlattığına
göre, Doktor, öldürülmek üzere bir Ermeni
kafilesinin getirildiğini duyuyor ve
kaymakama giderek olayı izlemek için izin
istiyor ve gözlemlerini şöyle anlattı:
'Saltanat, gündeliği birer Osmanlı lirasına
kasaplar tutmuştu. Dört kasap gördüm ve her
birinin elinde uzun saplı birer balta
vardı. Ermeniler, kapıda onar onar gruplara
ayrılarak, birer birer kapıdan içeri
sokuluyor. Kasap, Ermeniye ‘boynunu uzat’
diyor ve o uzatıyor, tıpkı bir koyun gibi
kesiliyordu... Bir gazeteci yazar,
1915'in Eylül başlarında Van'da yapılan
katliamı anlatır. Burayı işgale gelen Rus
birlikleri, güneş altında kokuşmuş olan
insan cesetleri yüzünden kent merkezine
giremiyorlar ve askeri komutanları
karşılaştığı manzarayı telgrafında şu
sözlerle anlatır:
Van kenti
yerle bir edilmiş, iyi binalar yakılmış,
diğerleri yıktırılmış. Meydanlar ve avlular
Ermenilerin ve hayvanların cesetleriyle
dolu. Eşyalar da talan edilip götürülmüş.
Bitlis'de yaşayan 18.000 Ermemden, sadece
300-400 çocuk ve kadın kurtulabilmişti.
Erzurum'da 25.000 kişiden, sadece 200 kadarı
sağ kalmıştı. Muş merkezinde 25.000,
çevresindeki 100 adet köyde de binlerce
Ermeni yaşarken, kırımdan sonra bir tek
Ermeniye rastlamak olanaksız olmuştu. Birçok
yerlerde ölmekten kurtulabilen kadınlar ve
çocuklar, müslüman olmak zorunda
bırakılmışlardı. Öyle ki yoksul aileler
bile, Allah
gönderdi deyip 3-4 Ermeni kızı
birden hizmetçi tutmuşlardı. Akademi V.
Tarle, dikkatli bir araştırma ve incelemeden
sonra yaptığı asgari bir hesapla Ermeni
kayıplarını şöyle sıralıyor: 187.000 kişi
Kafkaslara ve daha içerilere kaçtı. 4.200'ü
Mısır'a sığındı. 250.000 kişi zorla Müslüman
edildi. 1.000.000 kadarı da öldürüldü. Bu
sayılar asgari bir hesapla bulunmuştur, oysa
diğer kaynaklar daha büyük rakamlar
vermektedirler. Prof. Nersisyana'nın
yüzlerce önemli belge ve dokümanlara
dayanarak yazdığı eserde, bu durum şöyle
dile getiriliyor:
Abdülhamid
döneminde 350.000, Jöntürkler döneminde ise
1.500.000 Ermeni öldürüldü. Kafkaslar'a ve
Arap ülkelerine geçenlerin sayısı
800.O00'dir. Her ne kadar olursa
olsun, Ermenilerin başına getirilen bu bela
ve tarihte uğratıldıkları kayıplar,
insanlık tarihinde kapkara bir sayfa
oluşturmuştur.”
Resmi tarihin Ermeni Soykırımını haklı
gösteren bu en önemli argümanlarından bizi
arkadan vurdular bizde vurduk, ya da savaş
içindeydik düşmana yardım ettiler bizde
onları savaş hatlarımızın gerisinde
tutamazdık tehcire tabi tuttuk istenmeyen
olaylar cereyan etti, bunların olmasını
istemezdik gibi savunmalarına karşı, gerek
Meşrutiyet ve gerekse Cumhuriyet döneminde
önemli görevlerde bulunan Hümanist bir
bürokrata kulak verelim bakalım Miralay
Behiç Bey (Erkin) bu konuda neler söylüyor.
Miralay Behiç bey Harbiye Nezareti İkmal
Şube Müdür vekili olarak görev yaptığı gibi
‘milli
mücadele’ döneminde Demiryolları Umum
Müdürlüğü, daha sonraları Nafıa vekilliği,
İkinci Savaş sırasında da Paris sefirliği
görevinde bulunmuştur. Paris sefirliği
sırasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan
ve Türkiye vatandaşlığından çıkmış Türkiye
doğumlu Musevilerine T.C. Pasaportu
verdirerek, Alman işgali altında bulunan
bölgedeki Türkiye kökenli Musevilerin
kurtarılmasında unutulmaz çabalarından
dolayı Türk
Shindleri olarak da anılmaktadır.
Miralay Behiç (Erkin) Bey yayınlanmamış
Hatırat’ında: “Enver Paşa, bir gün beni
çağırarak, gidip Ermeni patriğini görmemi ve
kendisine,
Bir defa harbe girmiş bulunduk, Ermeni
vatandaşlarımız harbi kazanmamıza mâni
oluyorlar; karşımıza çıkan bütün maniaları
yıkmak mecburiyetindeyiz. Patrik Efendi'den
rica ederim, Ermeni vatandaşlarımızı
intibaha davet etsin, tarzında
teblîgâtta bulunmamı söyledi. Telefon
ettim, mülakat talep ederek Patrikhâne'ye
gittim. Patrik Efendi beni büyük bir salonda
kabul etti; kendisine tebligatı yaptım.
Patrik,
Bunların iftira olduğunu, memurların
uydurduğunu; Ermeni vatandaşların vatanî
vazifelerini görmekte olduklarını beyân ve
Enver Paşa'nın lütfen bu hususta tahkikat
yaptırmalarını, rica etti. Ben de
keyfiyeti Enver Paşa'ya arz ettim.”
Behiç Bey’in de söylediği gibi Patrik,
Ermeni halkının tavrından emindir ve
söylentilerin memurlarca uydurulduğunun
altını çizmektedir. Gerçeğin ortaya çıkması
için araştırmanın yapılmasını istemektedir.
Bildiğimiz kadarıyla bir araştırmaya gerek
görülmeyerek İttihat ve Terakki diktatörlüğü
Ermeni vatandaşlarını ölüme göndermekten
çekinmeyerek Yirminci Yüzyılın ilk
Soykırımını gerçekleştirir.
Burada Enver’in tavrı;
Ben söyledim, ikaz ettim ancak Ermeniler
rahat durmadılar. Bundan Ruhani liderleri
Patriğin da haberi vardı. Patriğe
Ermenilerin hareketlerine mani olmalarını
söylemiştim ancak faydası olmadı bende
harbin içinde gereken önlemleri Başkumandan
vekili olarak almak durumundaydım
demek istemektedir.
Enver, Patriğin istediği araştırmayı
yaptırmamıştır, biliyordu ki yaptırsaydı
araştırma sonucunda Ermenilerin Enver’in
harbine olumsuz müdahalelerinin olmadığı
açıkça ortaya çıkacaktı. İttihadın önceden
belirlenmiş bir plan dahilinde Soykırımı
gerçekleştirdikleri buna göre hareket
ettikleri ve buna plana Ermenileri de dahil
etmek için Ermeni Patriğini de kullanmaktan
çekinmedikleri açıktır.
Ayrıca Erzurum’da yapılan Ermeni Devrimci
Federasyonu (Taşnaksutyun ) Kongresinde her
iki ülkedeki (Osmanlı ve Rusya)
Ermenilerinin ülkelerindeki vatandaşlık
yükümlülüklerini yerine getirmeleri kararı
alınmıştır ve Kongrede Bahaettin Şakir de
bizzat bulunmuştur.
Askerlik
Hıristiyanların yapamayacakları kadar
şerefli ve erkekçe bir iş denerek
engellenmeye çalışıldıysa da Gerek Balkan
savaşında gerek Çanakkale’de gerekse
Sarıkamış’ta Ermeni askerlerin başarıları
ortadadır. Enver Sarıkamış Seferinden sonra
Ermeni askerlerin Sarıkamış’taki cesaretine
ilişkin söylediklerini unutmuş
görünmektedir.
Seferberliğe ve savaşa Osmanlı Ermenileri de
kitlesel bir biçimde katılmış, “hatta Enver
Paşa bunun için Patrik Zaven Efendi'ye bir
teşekkür mektubu yollamıştı.″
1915’te ne oldu sorusuna 1915’in
aktörlerinden Cemal Paşa Hatırat’ında;
"Zannediyorum ki, umumi tehcir gibi pek
şiddetli ve bütün dünya uygarlığının
ilgileneceği bir karar alabilmek için
arkadaşlarım pek büyük sebepler ve belgeler
elde etmişlerdi. Bu tafsilatı, kendilerinin
yayınlarından, pek yakın bir zamanda
anlayarak şüphe ve meraktan kurtulacağımıza
inanıyorum (...) 1915 tehciri esnasında
yapıldığını duyduğum cinayetler cidden
nefrete şayandı."
Baskın Oran yapan ve savunan arasındaki
farka işaret ederek, savunman ne kadar zor
olduğunu vurgular: “1915 Tehciri konusunda
Türk resmî tezinin şu andaki başlıca
temsilcisi, Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı
Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun 30 Mayıs 2005
tarihli The New Anatolian'a (s.4) verdiği
mülakatta Nursun Erel soruyor:
Çoğu
korunmasız kadın ve çocuk olduklarından,
tehcir edilenlerin bile bile ölüme
gönderildiği iddiasına ne diyorsunuz? Prof.
Halaçoğlu: Bunu söyleyenler bir şey
bilmeden, sadece kendi duygularına göre
yorum yaparak söylüyorlar. Nereden
muhtemeldi? Osmanlı tehcir sırasında
yiyeceklerini içeceklerini tahsis ediyor,
gittikleri yerde onlara ziraat alanları
tahsis ediyor, araba tahsis ediyor,
gittikleri yerde esnafa sanat erbabına alet
edevat veriyor, kendi teçhizatını veriyor.
Bütün bunları planlamış bir devlet
öleceklerini nereden bilsin?"
1915 yılında olanlara günümüzde sosyalizm
iddialı partiler ne demektedir: “Emeğin
Partisi (EMEP) Genel Başkan Yardımcısı
Mustafa Yalçıner
Ermeni sorunu tarihe mal olmuş türden bir
haksızlıktır. Bu kabul edilmelidir. Geri
kalanı bugün Türkiye'de yaşayan Ermenilerin
tüm haklarının kabulü ile çözülebilecek
türdendir.Sosyalist bir iktidar bu tarihsel
haksızlığı kabul edecektir ve dünya
Ermenilerinden özür dileyecektir. Bizim
soracağımız soru, İttihat Terakki hükümeti
1915'te Ermeni halkına karşı suç işledi mi
işlemedi mi sorusudur.
Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel
Başkan Yardımcısı Veysi Sarısözen Tehcir
yasasıyla ortaya çıkan kanlı olayların
İttihat Terakki iktidarının işlediği bir suç
olduğunun ilan edilmesi gerektiğini ifade
eden Sarısözen,
başta
Ermeni ulusu olmak üzere tüm insanlıktan
özür dilenmesi gerektiğini söyledi.Ermeni
sorunun yalnız tarihsel bir sorun değil,
aksine güncel ve pratik bir sorun olduğunu
da söyleyen Sarısözen şöyle devam etti:Eğer
Türkiye, suç değildir, derse uluslararası
alanda suçlu durumuna düşer. Suçtu derse, o
zaman biz bu suçun soykırım olup olmadığı
sorununu, tarihçilerin ve hukukçuların
çözmesine razı oluruz. Ama esas olan bu
suçun kabulü ve Ermeni halkından özür
dilenmesidir. Bu da politik bir
sorundur.Ermeniler Osmanlıya hıyanet etti,
tehcir de bu yüzden yapıldı, diyenler Ermeni
ulusunun diğer Osmanlı ulusları gibi kendi
devletlerini kurma ve bu amaçla ayaklanma
hakkını reddetmiş olurlar. Bu da, şu anda
Osmanlı toprakları üzerinde kurulmuş tüm
devletlerin meşruiyetini inkar anlamına
gelir. Bölgede Türkiye'yi güvenilmez bir
ülke konumuna sokar. Elbette, Kürtlerin
saflarında da, acaba Ermenilerin kaderini mi
paylaşacağız, kaygısını yaratır.
Özgürlük Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel
Başkanı Hayri Kozanoğlu,
mevcut
konjonktürde, gereksinme duyulanın,
basınçsız, önyargısız bir biçimde bu konuyu
konuşabilmek; geçmişle yüzleşebilme cesareti
gösterebilmek olduğunu
söyledi.Tarihte her konuya, 1915 tehcirine
de, ezenlerin değil, mazlumların diliyle,
gözüyle, zihniyetiyle bakabilmeliyiz”
Ermeni halkının kayıpları sadece can
kayıpları değildir, Dr Alexander
Keshishian’in incelemesinde Ermeni halkının
maddi kayıplarından da söz eder:
“Tarihçilerin ve antropologların
araştırmalarına göre Türkiye tarafından
işgal edilen Ermeni topraklarında Ermeni
halkına ait 1639 kilise bulunmaktaydı. Bu
kiliselerin çoğunluğu, sahip oldukları
zengin kültürel özelliklerinden dolayı
Ermeni dinî mimarisinin özgün belgeleri
olarak kabul edilmekteydiler. Türkiye
yönetimi tarafından bu paha biçilmez
hazineleri çalındı, geri kalanı da dinamitle
yok edildi. Güvenilir istatistiklere göre
Türkler binden fazla kiliseyi tamamen
yıktılar. Geri kalanlarını da 1915 – 1922
yılları arasında ambar, depo ve tavlaya
çevirdiler. Türk hükümeti, o zaman
uluslararası üne sahip bazı kiliseleri ise
yıkamadığı için, bu abidevi eserleri
yabancı turistlere Hıristiyan Türkler
tarafından inşa edilmiş Türk mimarisinin
örnekleri olarak sunmuştur. Bu tarihi
abidelere ilişkin Türk resmi politikası
şöyle ifade edilebilir:
Ermeni
kelimesi Türkiye’de hiçbir anlam ifade
etmemelidir. Bu dünyada Ermenilerin
hatırlanmaması, Ermeni mimarisinin,
binalarının, hatta onları çağrıştıran hiçbir
eserin gündeme gelmemesi ve hepsinin bu
dünyada unutulması ve yok edilmesi, Türk
kanunlarının ve adetlerinin gereğidir.Ermeni
Ulusal Konseyi’nin 1919 yılında Paris’te
hazırladığı rapora göre Ermenilerin maddi
kayıpları, o dönemin değerlerine göre 19
milyar Fransız frangına ulaşmaktadır.”
Ermeni halkının kaybettiği 19 milyar Fransız
frangı, Osmanlının 1918 tarihinde yani
savaşın son yılında içeriye borçlandığı
miktara eşittir
Ermeni
Soykırımında Alman etkisi
Ermeni Soykırımında Alman etkisini de
unutmamak gerekir, Berlin-Bağdat Demiryolu
hattının güvenliği ve Ermeni burjuvazisinin
yerine geçme düşünceleri de Soykırıma giden
yola döşenen taşlardan biridir. Dadrian
Alman etkisini iki kategoride inceler,biri
tavsiye ve kolaylaştırma, diğeride rıza ve
icabet etme, dadrian’ın İttifak Devletleri
Kaynaklarında Ermeni Soykırımı eseri,
Soykırım konusunda Alman ve Avusturya ve
Bulgaristan arşiv kaynaklarında yaptığı
incelemeleri öğreticidir. Her kademedeki
Alman görevliler kırımdan haberdardırlar.
Almanların Osmanlının kırım politikalarını
onaylamalarının tarihi eskidir. Alman
imparatoru ittihatçılarla dostluğunun
yanında Sultan Hamit’le dostluğu eskiye
dayanır ve Jöntürk devriminden de endişe
duymamıştır. Jöntürk devrimiyle Alman
çıkarlarının zedelenmeyeceğinin
bilincindedir. 1896 Ermeni katliamlarından
sonra “hissizleşmiş Avrupa onlardan [Hamid
ve ekibinden] nefret eder ve katliamların
mimarı
Kızıl Sultanı
lanetlerken,imparatorluk çapındaki katliam
dizisinin sona ermesinden yaklaşık iki yıl
sonra,1898’de II. Wilhelm’in, Türkiye’ye
yaptığı ikinci ziyarette büyük tantana ve
törenlerle karşılanmasının Almanları memnun
etmesi, onların bir teba milliyetinin
boğazlanmasını affetme eğiliminde olduğunun
işaretiydi. Bu hoşgörü için, imparator ev
sahiplerince cömertçe ödüllendirilecekti.
Fransız Büyükelçi Cambon’un dilinde, Sultan
konuklarına paha biçilmez hediyeler vermekle
tam bir
sağmal inek olduğunu göstermişti[r].”
Hamit İmparatoru hediyelere boğmaktan
çekinmeyecektir. Alman imparatoru ile
birlikte Osmanlı imparatorluğunu ziyaret
eden politik papaz Naumann, Almanların
yüksek çıkarlarının Türk imparatorluğundaki
Hristiyanların ızdıraplarına politik olarak
kayıtsız kalmalarının gerekli olduğunu
söylemekten çekinmeyecektir.
Osmanlı Silahlı Kuvvetleri,Erkan-ı Harp
Reisi,Seeckt:
“Ermenilere yönelik Hristiyanca tüm
duygularımız ve politik kaygılar savaşın
mecburiyetleri karşısında ortadan kalkmak
zorundadır”demekten çekinmeyecektir.
Bir diğer Alman Erkan-ı Harbiye Reisi
general
Bronsart’ın sorumluluk temeli
sağlayan bir emri vardır:
Ermeni
ahalini tehcir mukarrerdir. General
silahsız ve izole edilmiş amele
taburlarındaki ermeni askerlere karşı
sert
önlemler alınması emrini de verir.
Bir diğer örnek de Demiryollarında sorumlu
Alman komutan yarbay
Boettrich’in
Bağdat Demiryolu inşaat ve tünelleride
çalışan Ermeni işçiler, mühendisler,idari ve
teknik personelin tehciri emridir.
Alman Askeri misyonu Osmanlı Genelkurmayını
uzun yıllardır kontrol etmektedirler, gerek
elçileri gerekse her düzeydeki
komutanlarıyla Ermenilere yapılan muameleler
bilgileri dahilindedir.
Von Sanders
Ayvalık’ta Rumları görünce
bu
gavurları hala sürmediniz mi diyerek
astlarını paylamaktan çekinmez.
Bunlara Büyükelçi Morgenthau,Alman
Büyükelçisi Wangenheim, askeri Ataşe
Binbaşı Haumann,Goltz
Paşa, Amiral
Usedom
ve Amiral
Shouson’u
da ilave eder. “Şu ya da bu biçimde Ermeni
tehciri kararının alınmasında etkili olan
danışma yada fikir oluşumuna katılan bu
Alman subaylar, özellikle Harbiye Nazırı
Enver Paşa’ya Türkiye’nin doğu
vilayetlerindeki Ermenileri tehcir etme
tavsiyesinde bulunduğunu kabul eden Mareşal
von der Goltz ve yarbay Feldman’a komplo
ortaklığı suçlaması yöneltilmiştir”
Hitler’in, ”Tüm olanlara rağmen bugün
Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı”
1939 da bu söylediklerinin yanında,
Soykırımda Hitlerin yanında yürüyen Erzurum
Alman konsolosu
Max
Scheubner Richter’in etkisi
küçümsenemez. Richter, Teşkilat-ı Mahsusa
elemanı olarak Ömer Naci ile birlikte İran
operasyonlarına da katılan bir komutandır
aynı zamanda. “Danimarkalı
Marcher,
Harput Valisi Erzincanlı Sabit’in
[Sağıroğlu], Erzurum Alman konsolosu
Max
Scheubner Richter’e; ‘Türkiye’deki
Ermeni milletinin, yok edilmesi gerektiğini
ve edileceğini söyledi. Egemen Türk
milletini tehdit edecek derecede nüfus ve
refah açısından büyüdüklerini anlattı; tek
çare, onları yok etmekti’, dediğini
aktarmaktadır.”
Richter’e Breslau'nun
kaptanı Karl Dönitz’i eklemekle,
Amirale saygısızlık yapmış sayılmayız.
Amiral Hitler’in vasiyeti üzerine
kendisinden sonra Alman Devlet Başkanlığına
getirilmiş ve Nurenberg’de soykı
|
|
| Tarih:
Sal Oca 29, 2008 2:01 am
Mesaj konusu: Ermeni Sorunu/Devamı |
|
|
cezalandırılmıştır. “Osmanlı Ordusu'nda görev yapan
çok sayıda Alman askeri misyoner, Türk askerinin bu
aksiyonuna aktif olarak da katılmıştı. Örneğin 1915
yılında Musa Dağı'na saklanan Ermeni köylüleri
kuşatan Türkler'i Alman komuta ediyordu. Ekim
1915'te Urfa'daki Ermeni semtinin kuşatılmasını
Suriye'deki Alman Kurmay Eberhard Graf Wolfskeel von
Reihenberg yönetiyordu. Mart 1915'te Türk
birliklerinin Zeytun’a gönderilmesi emrini de bir
Alman subay verdi. O zamanlar çok sayıda Alman için
Ermeniler siyasi olarak güvenilmez, azılı düşman
Rusya’ya sempati gösteren ve hatta onlarla pakt
kuran bir halktı.”1915’te Musa Dağ’da katliamı
yöneten Yüzbaşı Cevat Rifat’ı, 1934 Trakya
olaylarında kışkırtıcı olarak görmemiz tesadüf
değildir.
Almanların Ermeni Soykırımına dahillerinden dolayı
Ermenilere karşı bir en azından özür borcu nu hala
yerine getirmemişlerdir. Batılı güçlerin politik
hesapları soykırıma dahil olan diğerleri gibi
Almanların da bu suçtan dolayı sorumluluklarını
gözden kaçırmışlardır.
Almanların Soykırıma dahilleri, Talat’ın
savunmasında general Bronsart’ın suçlanması
İttihadın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Hamidiye Alayları ve
Soykırımda Kürtlerin Rolü
Kürtlerin Soykırımdaki rolüne gelince İTC açısından
temel amaç Kürtleri bu suça iştirak ettirmektir.
Ancak o dönemde Kürtlerde henüz ulusal bilincin
gelişmediği ve Kürtlerin kendilerini İslami bir
çerçeve içinde tanımlamaları önemle vurgulanması
gerekir.
“Kürtler, Ermeni Sorunu karşısında kullanılan ve
kullanılmakta devam etmesi gereken bir unsurdu. Kürt
egemenleri 1915 trajedisinde ittihatçıların suç
ortağı oldu. Dünya Savaşı sonrasında gasp
ettiklerinin geri alınması ve cezalandırılma korkusu
ise, onları Ankara Hükümeti ile işbirliğine itti…
20. yy.da devam edebilen ve Ankara ile ittifak kuran
Kürt feodalizminin,ağalığının, şeyhliğinin kökleri
bakımından da buralara uzanan izler bulabilirsiniz”
Soykırıma, Kürtlerin iştiraki açısından
baktığımızda, Kürt egemenlerinin Ermenilerin
zenginliğine göz dikmeleri, katliama iştirak eden
diğer Kürt halkı için de cahillik, taassup,
yoksulluk gibi etmenler sıralanabilir.
Kürtlerin Soykırıma katılımına ilişkin Kürt yazar
Kemal Mahzar Ahmed’in tesbitleri önemlidir: “Ne
yazık ki bilerek ya da bilmiyerek, kasıtlı ya da
kasıtsız, bazı Kürtler de bu kırımlara katıldılar.
Bu durumu değerlendirip araştırmak amacıyla önce,
katıldıklarım gösteren birkaç örnekle işe başlamak
isteriz.
Urfa'dayapılan ilk kırımı, bir
derviş şeyhi olan Molla Sait Ahmet, verdiği bir
fetva ile 28 Aralık 1895'de başlattı. Molla Sait,
bir Ermeniyi halkın gözleri önünde yere yatırıp
satırla kafasını! bedeninden ayırarak işe girişti.
Bu imam, katliamdan birkaç gün önce, şehrin bazı
önde gelenlerini toplamış, onları bu yönde
oluşturmuş ve
Sultan 'm saltanatı için ser esirgemeyiz,
buyurmuştu.Van'da yapılan ilk katliamda, Abdülhamid
ve Abdülgaffar adla rında iki kardeş birlikte 200
kişiyi öldürdüler. Böyle ‘kardeş’lerden Harput'da da
bir haylisi vardı ve iki kardeş burada, bir günde
300'den fazla Ermeniyi katletmişlerdi. Bir Kürt
ağa, bir Ermeni kafilesini jandarmalardan satın
almış ve bütün her şeylerine elkoyduktan sonra
onları öldürmüş. Sonra, lira ve altınları yutmuş
olabilirler düşüncesiyle karınlarını yararak
yoklamıştır. Bu yüzden asker ve jandarmalar bir
hayli servet edindiler. Altınları olup ta rüşvet
veren ve bu yolla kurtulanlar ise, bir yerine,
birkaç kez ölerek dünyayı seyre devam ettiler.
Gordlevski bu konuda şunları yazıyor:1916yazında,
Kürtlerin,
Ermenileri gruplar halinde Bitlis'e doğru yola nasıl
çıkardıklarına gözlerimle tanık oldum. Bunu, Sığınma
Komitesinin, kendilerine vereceği paranın hatırı
için yaptıkları belliydi. Oysa Kürtler, Ermenileri,
Türkten esirgemişlerdi ama bir köle gibi de Bitlis
pazarına sürüyorlardı. Sanki, zaten ödleri patlamış
olan bu kimselerde irade de kalmasın ya da Kürtler
olmadan Bitlis yolunu çıkaramıyacaklarını
anlasınlar isteniyordu. Dağların Öte yüzünde
karşılaştıkları muamele her hallerinden ve
gözlerinden okunuyordu.”
Soykırımda kullanılan Kürtlerden oluşan Hamidiye
alaylarına gelince: “1890 yılının Kasım ayı
ortalarında, İstanbul gazeteleri, Hamidiye olarak
adlandırılan Kürt alaylarının kurulmasına ilişkin
bir padişah fermanı yayımladılar. Hamidiye Alayları
Kürtlerin Bâbıali’ye ayaklanmadıkları, Rus-Kafkas
sınırındaki bölgelerden oluşturuldu.”Sırma, bu
alayların Ermenilere karşı kurulduğunu ifade eder:
″Abdülhamid, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'dan asker
toplayarak Ermeni isyanlarını bastırmak için,
Hamidiye
adında özel bir ordu kurdu.″
Akçam, Soykırımda önemli rolleri bulunan Hamidiye
Alaylarının (ittihat yönetiminde adı Aşiret
Alaylarına çevrilmiştir) işleyişi ve niteliklerine
ilişkin olarak: “Hamidiye Alayları'nın kurulması ile
ödüllendirme mekanizmasının daha da sistematik bir
karakter kazandığını görmekteyiz. Bu birliklerin her
türlü giderleri yaptıkları baskın, soygun ve
katliamlardan elde ettikleri gelirlerle
sağlanıyordu. Ayrıca bu birlikler katılanlar her
türlü vergiden muaf tutuluyorlar ve ilgili
aşiretlere devlet tarafından arazi veriliyordu.”
Katliamı gerçekleştirmek için iki halk arasında
nifak sokulması da ihmal edilmez: “Doğu Anadolu’da
Ermenilerle Kürtlerin gizlice anlaşmasından korkan
Abdülhamit, potansiyel düşmanlarını bölmek için
İslam-Hıristiyan rekabetini uyandırmıştı.”Van’da
yaşayan Amerikan ve Alman misyonerler, 1914-15 kış
aylarında, Doğubeyazıt ve Eleşkirt civarındaki 52
Ermeni köyünün tümünün Hamidiye alaylarınca
basıldığı, yağmalandığı ve tahrip edildiğini
aktarırlar.
“[E]gemen güçler, -öncelikle Abdülhamid döneminde-
bu vahşetin bütün vebalin Kürtlere yüklemek, bu
olayı geriliğin, kör dinsel inançların bir
yansıması olarak göstermek istediler… geriliğin ve
kör inançların, Kürtlerin bir bölümünün bu katliama
katılmaya, "kafir"
kanıyla ellerini "yeşile"
boyamaya ittiğini belirtmiştik. Kimi Kürtler
selavat getirerek Ermenilerin başım kestiler. Bu
noktada ister istemez akla şu soru geliyor: Gerek
Türk, gerek Kürtler ve bölgedeki diğer uluslar, bu
katliamların öncesindeki dönemlerde çok daha geri
bir durumda bulunuyorlardı ve dinsel inançları da
oldukça katıydı; buna karşın ne Kürtlerle
Ermeniler, ne de Kürtlerle Asuriler arasında değil
bu türden katliamlar, huzursuzluklara yol açacak
nitelikte problemler bile görülmemişti. Niçin?
Birçok yabancı yazar geçmişte Kürtlerle
Kürdistan'daki müslüman olmayan topluluklar
arasında süregelen iyi ilişkilere dikkati çekmiş ve
bunu Ortadoğu'da en olumlu bir örnek olarak
nitelemiştir. K.Mason, Londra'daki bir coğrafya
cemiyetinde Kürdistan'la ilgili olarak yaptığı bir
konuşmada bu konuda şöyle diyor:Çoğumuzda
çarpık bir düşünce var, güya Ermeni kırımlarının
suçlusu Kürtlerdir. Oysa müslüman olmayanların büyük
bir bölümü savaştan önce, (yani 1.Dünya
Savaşı-yaz.)
Kürdistan'da çok mutlu bir yaşam sürdürüyorlardı.
Milletler Cemiyeti, Musul sorununu incelerken de bu
duruma özel olarak işaret etti. Bunun yanı sıra
V.Gordlevski, din
farkı, müslüman Kürtler ile gavur Ermeniler arasında
hiçbir olumusuz rol oynamadı, demekte,
Ermenilerin camilere ve Kürtlerin de kiliselere ne
kadar rahatlıkla girip çıktıklarını
belirtmektedir.Gerçek odur ki etkili bir el,
karanlık bir gölge, Kürtlerin dinsel inançlarını
kullanarak onları Ermenilerin üzerine sürmüştür.
Gerçeğin böyle olduğunu kanıtlayan çok sayıda belge
vardır. Birçok yörede Padişah'ın emri ile müftü,
imam ve din görevlileri halkın dinsel duygularını
körükleyerek "kafirleri"
öldürmeleri için tahriklerde bulundular. İlk
kırımda Palu Müftüsü, halkın talan yapmak yerine,
daha çok Ermeniyi öldürmeye önem vermesi
gerektiğini söyledi. Erzurum şehir yöneticileri de
açık çağrı yaptılar:
Gavurları öldürün,
hiç kimseden korkmayın. Yaşamak müslüman-lann
hakkıdır, gavurlara ölüm!. Sivas'da, Urfa'da
derviş ve mollaların sloganları bunlardı.
Arapkir'de, Ermenileri öldürmek
Muhammed'in ümmeti
için görevdir, propagandaları ile halkı
galeyana getirdiler. Bu yolla, birçok insanı
şartlandırıp kiliseye gidenlerin üstüne
saldırttılar.Zihni çelinen birçok Kürt, Ermenilerin
katlini "gaza"
olarak görüyor ve bu nedenle selavat getireninden
elini geri çekiyordu.Bu biçimde ve önceden
hazırlanmış bir plana göre cahil bazı Kürtlerin,
beyinleri yıkanmış ve zorla Ermenilerin karşısına
çıkarılmışlardır. Açıktır ki bunun sorumluluğu,
onları bu eylemlere itenlere aittir.Katliamlara
katılanların.büyük.bir.bölümünün Hamidiye
Alayları'na mensup oluklarını da göz önünde tutmak
gerekir. Bu askeri kuvvet, Kürtleri bu işe
hazırlamak amacıyla oluşturulmuştu ve daha ilk
günden bu doğrultuda çalışmalar yapıyordu. Örneğin
Diyarbakır'da yapılan ilk katliamı, kent dışından
getirilmiş olan bu birlikler gerçekleştirdi. İkinci
kırımda, Erzurum'da, yöneticiler Hamidiye
birliklerine açıkça görev verdiler. Hamidiye
Alayları, ordu ve jandarma gibi miri, yani
saltanata bağlı bir kurumdu. Bu nedenle, buna
bakılarak Kürt halkının da kırımlara katıldığı
sonucu çıkarılmamalıdır. Bir kısım derebey, ağa ve
Hamidiye komutanları, keselerini doldurmak, yeni
mal ve topraklar elde etmek için Ermeni katliamım,
kendileri bakımından fırsat bildiler. Örneğin
Palu'da, Sekrat köyü beyi İbrahim, serbest
bırakılan birçok Ermeniyi himayesine aldı, onların
mal ve servetlerine elkoydu ve herşeylerini
gaspettikten sonra da kapı dışarı etti. Daha başka
yörelerde de ağalar aynı yöntemi uyguladılar.
Derebeylerin isteği, Ermenilerin topraklarına el
koymaktı ve herkesi bu yönde teşvik ettiler… 1915
Temmuz başlarında, ağır silahlarla donatılmış 20.000
kişilik bir askeri kuvvet, 11 adet topla birlikte
İstanbul'dan Muş'a gitmek üzere yola çıkarıldı. Aynı
ayın 1’inde o toplar, Muş şehir merkezindeki Ermeni
mahallelerini dövdüler. Muş Mutasarrıfı'nın yanı
sıra, birçok yönetici bu katliamda açıkça yer aldı
ve yönetti. Yine soruna dikkatle eğilindiği zaman,
Kürtlerden bazılarının da, yöneticilerin zorlamaları
sonucu bu eylemlerde yer aldıkları açıkça görülür…
Bazı yoksul ve aç kimselerin, talan ve soygun
amacıyla bu katliamlara katıldıkları söylenebilir,
ama yöneticiler bununla yetinmediler. Çünkü,
Ermeniler daha çok Kürtlerin eliyle öldürülsün
istiyorlardı. Biz,
Kürtlere, Ermenileri ortadan kaldırmaları için emir
verdik, maalesef öldürmekten çok talan yapıyorlar.
Bu sözler, birinci kırım sırasında Muş'da görevli
olan birine aittir. Saf birçok Kürt, sultan ve
derebey emrettikleri için bu işi yaptığının farkında
idi. Çok defa, Kürtler bu olaylarla ilgili olarak
önceden Ermenilere haber ulaştırdılar… Birçok yerde
yöneticiler, cezaevinde bulunan Kürt mahkumları,
-ki içlerinde katil ve eşkiyalar da vardı,
Ermenileri öldürmeleri karşılığında serbest
bıraktılar. Bu tür uygulamalara bütün Ermeni
kırımlarında rastlamaktayız. Abdulaziz Yamulki'nin
belirttiği gibi, çeşitli bölgelerde mahkumlara Kürt
giysileri giydirildikten sonra, gruplar halinde
Erzurum, Diyarbakır gibi şehirlere gönderildiler.
Birinci katliam sırasında bazı yörelerde yönetim,
askerlere de Kürt giysileri giydirerek katliam
yapmaya gönderdi… mahkumlar, kötü kişiler ve
Hamidiye Süvarileri, belirli bir yerde toplanıyor,
yöneticiler kendilerine akıl verip duygularını
okşadıktan sonra Ermenilerin üstüne gönderiyordu. Bu
durumlara bizzat kendi gözleriyle tanık olmuş bir
kısım Ermeniler, yazdıkları mektuplarda şunları
anlatırlar:Halkı
Ermenilere karşı harekete geçirmek için, gerekli ön
hazırlıkları yapsınlar diye, ilkin bir miktar
yabancı görevlendirilirdi. Bunlar, katliamdan önce
ve sonra çeşitli suçlar icadediyor, en çok da
İsyancı
olduklarını yayıyorlardı”
Diyarbakırdaki Ermeni katliamlarına ilişkin Şevket
Beysanoğlu katliamın bu güne uzanan ip uçlarını
verir,Ermeni Kırımları Diyarbakır’a
vali olarak atanan Dr. Mehmet Reşit
Bey’in(Şahingiray) gelmesiyle başlar. Beysanoğlu
olayı şöyle anlatıyor: “Dr. Mehmet Reşit Bey göreve
başlar başlamaz durumun vehametini, Müslüman halkın
içinde bulunduğu gergin havayı hemen anlamış ve bazı
önlemler alarak, girişimde bulunmak gereği
duymuştur. İlk iş olarak,
Mektupçu Bedri,
Jandarma komutanı Rüştü, eşraftan Yasinzade Şevki,
Pirinçzade Fevzi, Müftüzade Şeref beylerden oluşan
bir Tahkik Heyeti oluşturdu.
Peşinden, sivil
halktan bir milis alayı teşkil edildi. Bu
alayın başında
Cemilpaşazade Mustafa Bey (albay) bulunuyordu. Diğer
milis subayları şunlardır:Binbaşı Yasinzade
Şevki(Ekinci)Yüzbaşılar: Zazazade Hacı Süleyman,
Cercisağazade Abdulkerim, Direkçizade Tahir,
Pirinçzade Sıtkı (Tarancı), Teğmenler: Halifzade
Salih, Ganizade Servet(Akkaynak), Muhtarzade Salih,
Şeyhzade Kadri(Demiray), Piranzade Kemal(Önen),
Yazıcızade Kemal, Hacı Bakır” “Vali Dr.
Mehmet Reşit Bey’in İçişleri bakanlığına gönderdiği
şifreli telgrafında(15 Eyül 1331), bölgeden sürülen
Ermeni adedinin 120 bin olduğu bildirmektedir.”
Resmi rakamlara göre120 bin Ermeni Musul’a göç
ettirilerek “temizlenmiştir”. İşin aslı 120 bin
Ermeni’nin soykırıma uğratıldığıdır.
Gül Ağa, Hacı Bedir Ağa, Kürt Musa Beğ, Cercişzade
Yusuf (Göksu), Kör Hüseyin de adı geçen Kürt
egemenlerinin bir bölümüdür.
Naci Kutlay, Diyarbakır’da olanları ve Kürtlerin
rolüne ilişkin:”1915 Ermeni olaylarında
Diyarbakır’ın önde gelen Kürt eşrafı devletle
birlikte gerekeni
yaptılar. Dr. Reşit 1.Dünya Savaşı sonunda
Ermeni öldürülmeleri nedeniyle İstanbul’da
yargılandı. İdama mahkum edilen Dr. Reşit Bekir Ağa
Bölüğü hapishanesinden kaçtı ve Şişli’de
sıkıştırılınca intihar etti. Bunları ancak yaşlı
Diyarbakırlılar bilir. Kürtler de bu konuları
konuşmadılar. Ziya Gökalp, Pirinççizade Feyzi, Zülfü
Tigrel ve Süleyman Nazif de Ermeni öldürülmelerinden
suçlanarak İngiltere yönetimindeki Malta Adası’na
sürüldüler. Kurtuluş Savaşı içinde bırakıldılar.
Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey Ermenilere kötü
muamelede bulunmadığı ve emirleri yerine getirmediği
için Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Beyi Diyarbakır’a
çağırttı ve yolda Çerkez Harun çetesine
öldürttü.”Diyarbakır kasabı Dr.Reşit’in,
Bedirhani’lerin damadı olduğunu da buraya ekleyelim.
Garo Sasuni Ermeni ve Kürt ilişkilerini incelediği
eserinde, Kürtleri Ermeni Soykırımına katılmalarını
temel etmenlerinden biri olarak, Ermenilerle
Kürtlerin siyasi tutumları arasındaki açık olarak
görülen ayrılık nedeniyle ayrı kamplarda yer
almalarının önemle altını çizmektedir.
Sasunı, Kürt egemenlerinin katliama katılmalarının
sınıfsal rolü gereği olduğunu vurgular, Kürt memur
ve subayların ise neredeyse Türkleşmiş olduklarını,
az sayıdaki hür fikirli Kürt aydınlarının ise
meşrutiyetle birlikte bağımsızlıkçı çizgiden
uzaklaştıklarını, bağımsızlık propagandalarından
vazgeçerek, Kürdistan sorununu Ermeniler gibi
meşrutiyet rejimindeki Osmanlı devletinin
gelişmesine bağladıklarını ve anti-Türk
hareketlerini durdurarak, önceleri Kürdistan’ın
bağımsızlığına kendilerini adamışken, bağımsızlığı
hedef tutan aktif hareketlerini ikinci plana iterek,
herkesin bildiği basit sözler söylemekten daha ileri
geçmeyerek, dikkatleri kürt ulusu’nun kültürel
rönesansı üzerine yönelttiklerini ve süreç içinde
etkisizleştiklerini ifade eder. Bu etmenlerin
Kürtlerin meşrutiyet karşısındaki konumlarının
katliama iştirak etmelerini kolaylaştırıcı
şartlarını oluşturduğunu Kürt egemenlerinin,
Ermenileri iktidarlarına karşı tehlike görmeleri,
Ermenilerle Kürt feodalleri arasındaki toprak
sorunu, az sayıdaki aydınların etkisizliğini
katliamın kolaylaştırdığını etkenler olarak
kaydeder.
Burada şunu da kaydedelim ki; Soykırımda gerek Alman
etkisi ve gerekse Kürtlerin suç ortağı olarak
kullanılması İttihat Terakki ve ardıllarının rolünü
azaltmaz.
Bazı Kürt ailelerin Soykırıma dahil olmamaları ihmal
edilebilir boyuttadır ve Soykırıma maruz kalan
insanların bir kısmının (ne şekilde olursa olsun)
hayatını kurtarmaları da Anadolu’dan sökülen bu
ulusun dramının ayrı bir parçasıdır.
Gerçekten tartışma isteği
var mı?
Konunun tartışılma isteği de yoktur. ″Meselâ,
günümüzdeki hür Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı
sayın Levon Ter Petrosyan, Ermenistan’ın
Anayasasından soykırım maddesini çıkarttırmış ve söz
konusu maddenin resmi hüviyet kazanabilme ihtimâlini
böylece önlemiş, Türkiye Ermenistan ilişkilerinin
düzeltilip normale çevrilebilmesi için, elinden
geleni yapmıştı... Bir türlü olumlu bir netice
alamamıştır. Çünkü Türkiye (önce Azerbaycan ile
anlaşma) şartını kesin şekilde ileri sürmekteydi.″
″Kendisi de tarihçi olan Ter Petrosyan,
Soykırım sorununu
hemen çözemeyiz, devletler olarak bu konuyu
gündemimize almayalım ve zamana yayalım
diyerek bu iki sorunu birbirinden ayırmayı teklif
ediyordu. Türkiye bu inceliği anlamadı bile ve
Ermenistan devletinden, diasporadaki soykırım
faaliyetlerine son vermesini istedi. Sonuçta, Ter
Petrosyan’ın İşi
tarihçilere bırakalım’ teklifi, Türkiye’den
gerekli ilgiyi görmeyince onun başını yedi.
Cumhurbaşkanlığını kaybetti.″
“Türkiye’de sansürlü,kontrol altında, dokunulmayan
bir tarih var. Bilim özgürlüğünün olmadığı bir yerde
neyi tartışacaksınız. Nasıl ve ne biçimde
tartışacaksınız. Soy kırıma uğramış bir halkın
çocukları, tarihçileri Esat Uras'ın ya da Hasan
Tankut'un talebeleriyle nasıl tartışma zemini bulup,
gerçeğe nasıl yaklaşma olanağı elde edecekler? Bir
diğer sorun da şudur: Gerçeği gören, yaklaşan,
yakalayan, ya da yakalamak isteyen Türkiyeli bilim
adamları, insan hakları savunucuları, artık cezai
müeyyideleri göze almak zorundadırlar. Artık yasal
olmayan vatan hainliği ile cezalandırılmak tehlikesi
söz konusudur.”
Son olarak 1500001. kurban olarak Agos Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in herkesin bilgisi
dahilinde katledilmesi, tartışmanın neresinde
durulduğunun açıkça ilan edilmesinden başka bir şey
değildir.
Ermenilerin istemleri
Ermenilerin istemlerine gelince; Resmi görüş,
Soykırımın tanınmasının beraberinde toprak istemini
getireceğinde hala ısrarlıdır: “Türkiye’nin
yapmadığı bir soykırımı tanıması beklenemez. Bunu
isteyen Ermenilerin ve onlara destek olan
Türkiye’deki aymaz çevrelerin bunun arkasında bir
tazminat ve toprak talebinin geleceğini bilmemeleri
mümkün değildir.”
19 Ocak 2007 tarihinde katledilen Ermeni
aydınlarından Hrant Dink, Ermenilerin Geçmişte
yaşadıklarının farkına varılmasını ve acılarının
paylaşılmasını istediklerini söylemektedir:
“Ermenilerin büyük çoğunluğu, Türkiye’nin geçmişte
yaşananların farkına varmasını, üzüntülerini
belirtmesini, Ermenilerin acısını paylaşmasını
istiyor. İlişkilerin bundan sonra sorunsuz olmasını
arzu ediyor. Bu çoğunluğa katılmayan ama aktivist de
olmayan bazı kesimler de var ki, onlar yapılan
haksızlığın ödenmesini de istiyorlar, tazminat
beklentisi içindeler. Bir de çok uçta olan bazı
aktivist gruplar var. Bunlar arasında toprak
isteyenler de bulunuyor. Ama şu var. Ermenistan
devletinin bugün Türkiye’den bir toprak beklentisi
yok... Ermenistan’ın tazminatla da ilişkisi yok.
Tazminatın ancak bireysel bir talep olabileceğini
düşünüyor. İsterlerse başvururlar mahkemeye,
alırlarsa alırlar, alamazlarsa alamazlar diyor.”
Son söz olarak
Ermeni Sorunu’na ilişkin son günlerde, Hrant Dink’in
katledilmesi sonrasında yaşananlar öğreticidir.
Cinayet sonrasında sergilenenleri vahim kelimesiyle
anlatmak kifayetsizdir. Siyasilerden ve normal
vatandaşa kadar her kesimin,
ekranlardan-gazetelere-sokaklara- stadyumlara kadar
her yerde sergiledikleri tavır akıl almaz
düzeydedir. Hrant Dink Ermeni olduğu için herkesin
bilgisi dahilinde ölüme gönderilirken, cesur
evladını kaybeden Ermeni Halkının acısının
paylaşılmasına izin verilmemektedir. Refleks
bilinçaltında var olan 1,5 milyon Ermeni’nin
öldürülmesinin utancından kaynaklanmaktadır.
“Eğer Türkiye’de resmi ideolojinin ısrarla iddia
ettiği gibi, Cumhuriyet, ‘Eski Rejimi’ [Ancién
Régime] tasfiye etmiş olsaydı, bugün ne Ermeni
Faciasıyla ilgili inkârda ısrar edilir, ne de Hrank
Dink hunharca bir cinayete kurban giderdi. Sadece bu
siyasi cinayet bile, yakın tarihimizi saran sis
perdesinin neleri nasıl örttüğünü göstermeye
yeter.”17 yaşındaki sözde katilin VIP muamelesi
görmesi başka türlü nasıl izah edilebilir.
1915’in kökleri günümüze
kadar uzanmaktadır, refleksin temeli bu köklerdir,
kapitalistin sermayesinin temelinde, bürokratın
başarı hanesinde, feodalin egemenliğinin kaynağında
1915’in derin izleri vardır. Sorun tarihle
hesaplaşamamaktan kaynaklanmaktadır. 1915’in bu
derin izleri sorunun çözümsüzlüğünün temel kaynağı
olarak önümüzde durmaktadır. Bu iz zinciri ile
yüzleşilemedikçe sorunun çözümsüzlüğü ve
kangrenleşmesi kaçınılmazdır. Sorun sistemin
niteliğinde gizlidir. Sistemin niteliğini gizleyen
sis perdesinin kaldırılması, sorunun çözümünde en
önemli adım olarak önümüzde durmaktadır.
|
|
|