DERSIM SOYKIRIMI
Hüseyin Aygün
Dünya "tarihsiz halklar"ın
tarihiyle yüzleşiyor, Türkiye ise hâlâ dünyaya direniyor. 1938 Dersim
Katliamının üzerinden 70 yıl geçti. Dersimlilerin aklından bu trajedi
tam 70 yıldır çıkmıyor. Bu tarih yazımında Dersimliler de yerlerini
almak istiyor.
4 Mayıs 1937'yi, "Dersim Katliamı"nı
Hatırlamak
Son 20-30 yıldır resmi tarih dünyada pek çok ülkede ateş altında.
1980'lerden beri her yerde "hafıza konuşmaları" yapılıyor. Latin Amerika
diktatörlükleri yıkıldı; Sovyetler çözüldü; Doğu Bloku tarih oldu.
Tarihin paramparça olduğu ve her şeyin sorgulandığı bu dönemde "tarih
tartışmaları" da yoğun halde.
Ülkelerin yazdığı ders kitaplarındaki ve parlamento tutanaklarındaki
kupkuru ve sıkıcı tarih yerle bir durumda. Herkes dününü hatırlamaya
çabalıyor; artık tarihleri egemen milletler değil; "küçük halkar" da
yazıyor. (Marks bu sonuncular için haklı olarak çok doğru şekilde "tarihsiz
halklar" diyordu) Buna tüm dünyada "kozmopolit hafıza" deniyor.
1955'te ilk defa Almanya'da Berlin'de Evanjelist Akademia "halledilmemiş
dünün gölgeleriyle yüzleşme" sözünü kullandı. O günden beri küçük
halklar veya azınlıklar veya inkar edilen gruplar, başta egemen devletin
resmi tarihi ile sonra ise elbette kendi tarihleriyle yüzleşmeye
çalışıyor.
"Tarihsiz halklar"ın tarihi
Latin Amerika "yeniden barışma" dedi; Japonlar "geçmişi geride bırakmak"
diyorlar. İtalya "Temizlik Operasyonu" yaptı; Franda "Vichy Sendromu"
ile yüz yüze geldi. Avusturya "Nazi işbirliğini" ele aldı; İsviçre "Nazi
Hesapları" ve "Nazi Altınları" ile yüzleşti. Dünyada tarih
tartışmalarında en fazla "geçmişle yüzleşme" veya "geçmişle hesaplaşma"
deyimleri kullanılıyor.
Dünyada bu gelişmelere kayıtsız kalmak mümkün değil. Türkiye de geçmiş
tartışmalarının kendini kuvvetle hissettirdiği bir ülke. Başta Ermeni
kırımı olmak üzere bazı tartışmalar aktüel durumda. Dünya
parlamentolarından onlarcası Ermeni Soykırımını tanıdı; pek çok ülke ise
tanıma yolunda.
Türkiye ise hâlâ dünyaya direnmeye çalışıyor; ceza yasasındaki lanetli
301. maddeye yapılmak istenen makyaj bile "Türklük ortadan kaldırılmak
isteniyor" bağırışlarına sebep olabiliyor. Saygıdeğer tarihçiler hedef
oluyor; Türkiye'ye sevgisi apaçık olan Hrant Dink öldürülüyor.
Çelikten, baruttan, süngüden ve betondan oluşan yalanlarla örülü tarih
ayakta tutulmaya çalışılıyor. Statükonun muhafızları tarih
tartışmacılarına tehditlerle saldırıyorlar: "Ermeni kırımının belgesi
yok!" Sanki belgelerle katliam dünyada görülmüş gibi "belge"
isteyebiliyorlar.
20. yüzyılın hemen başında "tek dil, tek din ve tek millet" moda idi.
Ulus devlet modeli, kapitalizmin bir gereği olarak adeta "tabiat
kanunlarının gereği" olarak görülüyordu. Egemen ulus kendi cumhuriyetini
inşa ederken onun dev gölgesi altında ezilen dili, dini ve kimliği
farklı "tarihsiz halklar"a ise kan, gözyaşı ve sürgün yolları
görünüyordu.
Cumhuriyet "özgürlük" getirecekti
1923'te Cumhuriyet kurulurken Anadolunun Alevi-Kızılbaş toplumları umut
içerisindeydiler. Bin yıllık saltanat ve hilafet yıkılıyordu.
Yüzyıllardır "rafizi, kızılbaş ve sapık mezhep" olarak görülmeleri artık
yeterdi. Cumhuriyet "özgürlük" getirecekti.
Ama olmadı. Özgürlük sadece bir nefes alma oldu. "Tek dil ve tek millet"
politikası yeniden hedef haline gelmelerine yol açtı. Önce Koçgiri'de
sonra Pülümür'de ve Dersim'de ağır haksızlıklarla ve katliamlarla
karşılaştılar.
Resmi açıklamalara göre 16 bin; halk anlatımlarına ve tanıklara göre 70
bin kişinin öldürüldüğü; ırmaklarının; derelerinin kan aktığı; sağların
ölülerin altında kalarak kurtulduğu ve sürgün yollarına düştüğü 1938
Dersim Katliamının üzerinden 70 yıl geçti.
Sadece Almanya'da 200 bin Dersimli var. Bursa'da; Kayseri'de; Van'da;
Elazığ'da; İzmir'de; Salihli'de; Konya'da ve başka pek çok yerde "Dersimliler
Mahallesi" var. Kendi toprağında olsun sürgünde olsun Dersimlilerin
aklından bu trajedi tam 70 yıldır çıkmıyor.
Dersim: 1938'le yüzleşme çağrısı
Avrupa'dakiler ve Türkiye'dekiler "1938'le yüzleşme" çağrısı yapıyorlar.
Avrupa Parlamentosu'na gittiler; Avrupa'da tam beş Dersim milletvekili
var. Bunlardan bir tanesi olan Alman Sol Parti Milletvekili Hüseyin
Kenan Aydın şunları söylüyor:
"Dersimliler bugün de demokratik ve hoşgörülü bir toplumdur. Bu
hukuksuzluk ve katliamları kınarken hiçbir zaman kin ve nefret tohumları
ekmeyeceğine inanıyorum. Başta Türk halkı olmak üzere birlikte yaşadığı
hiçbir halka düşmanlık beslemediğini de herkes bilmelidir. Ancak, aynı
hoşgörüyü ve 70 yıldır kapanmayan yara için gereken adalet duygusunu da
haklı olarak ve acilen diğer halklardan beklemektedir."
1938'de Dersim'de büyük bir katliam oldu. On binlerce insan öldürüldü;
kalanlar sürgün edildi; bölge insansızlaştırıldı. Bu acımasız
uygulamaların sebebi ise Alevi, Kızılbaş, Zaza-Kürt veya "isyankar"
olmaktı.
"Köyleri tahrip etmek lüzumlu
görülmüştür"
Dersim kırımı için 4 Mayıs 1937'de Bakanlar Kurulu olarak toplandılar ve
"1937 Yılında Yapılan Tunceli Tenkil Harekatına Dair Bakanlar Kurulu
Kararı"nı aldılar. "Gayet Gizlidir" ibareli yarım sayfadan oluşan
kısacık karar ile bir halkın geleceğini belirlediler. Kararın en önemli
cümlesi şu idi:
"Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları
daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış
olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale
getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu
görülmüştür."
İşte bu karar ile Osmanlı'da "ateş kuyuları"; "Kuyucu Murat Paşalar" ve
"Yavuz'un keskin kılıcı" ile dahi çözülemeyen Dersim sorunu kan ile bir
kere daha çözülmek istendi. 1938 trajedisi, geride sadece ölü ve
yaralılar ve sürgünler değil; Cumhuriyet'e güveni erken bitmiş ve öfkesi
artmış bir halk bıraktı.
Bir tarih tartışmasına hala ihtiyaç var. Türkiye'nin tarihini kolektif
yazılmalıdır. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Alevi-Kızılbaşlar, Kürtler,
Zazalar, Süryaniler, Asuriler kısacası tüm Türkiye yurttaşları buna
ihtiyaç duyuyor. Bu tarih yazımında Dersimliler de yerlerini almak
istiyor.
4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı Dersimlilerin başına gelen
felaketin "resmi belgesi" olmakla kalmayıp tarih tartışmasının "bir
zorunluluk" olduğunu da kanıtlıyor
|
|