
Dersim Kürtleri nasıl Türk
yapıldı
Erdoğan
Yalgın
Pilvankanların
"Harzemli" Olduklarını
Hiç Duydunuzmu?
Baki Öz'ü az çok herkes tanır.
Özellikle M. Kemal ve Diyap
Ağa
resimli "Kurtuluş Savaşında
Alevi-Bektaşiler" adlı
o kitabıyla
1990 da Alevilerin Kemalist
rejime enteğre edilmelerinde
az katkısı
olmamıştı
rahmetlinin. Bu kitabında
M. Kemal'i Alevi-Bektaşilere
sevdirmek için tarihsel çarpıtmalarının
sadece bir kaçını
Nejat Birdoğan
(1934-2001) " Çelebi
Cemalettin Efendinin
Savunması
( Müdafaa) 1994" adlı
çalışmasında gözler önüne
sermişti. Ama maalesef, Öz
bundan dersler çıkaramamış.
Yazık!
Öz'le birlikte bu yılların
diger isimlerinden C. Şener
Aksakkallı
bir Alevi sülietini
kullanarak (Alevilik Olayı:
1989), R. Zelyut ise (Alevilik:1992)
adlı
kitaplarıyla
ün yapmışlardı.
Şimdi bu kitaplara bakıldığında
ne kadar gayri bilimsel ve
resmi tarih tezleriyle
örtüşen saçma-sapan bilgiler
içerdikleri daha iyi
anlaşılmaktadır.
Bugün bu kitapların
içindekilerinin tümü çöpe atılmıştır.
Pilvankanlarla ilgili araştırmalarımızı
takibeden bir dostumuz, bize,
Baki Öz'ün (Dersim Olayı:
2008) adlı
kitabını
yollamış.
Öz (1949-2002) vefatından
önce tamamladığı
bu kitabı
Can yayınları,
her nedense 2 yıl
sonra 2004 de basıp
piyasaya sürmüş. Aslında
bu kitap ve içeriği hakkında
bir degerlendirme yapacak
değiliz. Çünkü tamı
tamına
208 sayfadan oluşan bu
kitapta Öz; Alevi Kürtler açısında
resmi tarihe kaynaklık
eden kitaplardaki
bilgileri-derlemeleri kendi
subjektif düşünceleriyle
harmanlamış,
Dersim Kürt kimliğinin
kendince yeni bir rotasını
bellirlemiş.
Haliyle okuyucunun zekasıyla
adeta dalga geçmiş. Yayıncısı
da bu gayri ciddi çalışmayı
"Dersim Olayı"
adı
altında
piyasaya sürmüş. Biz bu
kitabın
sadece 57. sayfasındaki
bir parağrafında
Pilvenklilerle ilgili
mesnetsiz ve bir o kadarda
gerçek dışı
saptamasını
ele alıp
inceliyeceğiz. Kendisinin şu
an aramızda
olmaması,
yaptığı
büyük bir yanlışı
düzeltmemize engel olmamalıdır.
Şöyle diyor Baki Öz: "
İzollu,
Koçgiri, Hıran
aşireti tümüyle Türk'tür ve
Alevidirler. Pertek'in büyük
aşiretlerinden Pilvenkliler
kendilerinin Harzemli ve
Türk olduklarını
bilmektedirler."( Dersim
Olayı:
57)
Künyesinde "Tarihci-yazar"
diye başlayan birinin işte
iki cümlelik bu parağrafında
Dersim'in en kadim Kürt
Aşiretlerini bir çırpıda"
Türk" ediveriyor. Bir
tarihçi tarihsel olaylara,
kişisel, siyasi-
ırkçı
yaklaşımlarıyla
degilde, bilimsel ve
objektif olgu ve bulgularla
yaklaşmalıdır.
Hele hele bir halkın
aşiretler topluluğuyla
ilgili tezler ileriye
sürüyorsa, bunun tarihsel
kanıtlarınıda
ortaya koymalıdır.
Ama bu ekibin ve yeni
benzerlerinin 1980’lerden
beri, Aleviler içinde
geliştirdikleri işte tam da
buydu. Yani "yalan tarih yazımı"!...Bu
yöntemle güttükleri tek
amaçları;
Kürt Alevi gençlerinin
beyinlerini dumura uğratma
ve bunları
kendi köklerine düşman kılma
konseptiydi.
Öz' ün bu çalışmasında
Pilvenk aşiretini
Harzemlilerin bir kalıtı
(mirası)
olarak göstermesi maksatlı
bir çarpıtmadır. Öz,
Pilvenklileri hangi tarihsel
gerçeklere dayanarak
Harzemli yapıyor
doğrusu
anlıyamadık.
Ekim- Kasım
2010 da Dersim'de
Pilvenkanlar arasında
"Sözlü Tarih-alan çalışması"
yaptık.
Pilvenkanlı
emekli öğretmenlerin ve
lise-üniversite okuyan
gençlerin Harzemlileri
sadece tarih ders kitaplarında
tanıdıklarını
gördük. Ama biz, Öz'ün bu
kendinden uyduruk
belirlemesini tarihin
bilimsel süzgecinden
geçirerek, bu maksatlı
belirlemesinin nasıl
geçersiz olduğunu
kanıtlayacağız.
Böylece Öz ve benzerlerinin
bu güne kadar, Kürt
Alevileri üzerine yazdıklarının
tümünün ne denli gayri/ciddi
şeyler olduğu,
daha kolay anlaşılacak..Başlıyalım!
Harzemşahlar Devleti ve
Celaleddin Türkmen (Harzemşah)
Herzemşahlar devletinin son
hükümdarı
Celaleddin Harzemşah‘dır.
Asıl
adının
Celaleddin Türkmen olduğu
bilinmektedir.. Harzemşahlar
bir çok kaynakta değişik
verilerle anlatılmaktadır.
Ama şurası
bir gerçektir ki;
Herzemşahlar devleti
1097-1231 yılları
arasında
yaşamışdır.
Hazar denizinin doğusunda
Ceyhun nehirinin doğduğu
yerlerin her iki tarafında
bulunan ülkeye Harzem adı
verilmekteydi. Başkenti
Gürgenç'ti. Ülke hanedanlarına
ise Harzemşah ünvanı
verilmekteydi. Bu hanedanlığın
kurucularının
Türkmen Memlukları
olduğu
da bilinmektedir.
Çengiz'in Moğul
orduları
tarafından
mağlup
edilen babasının
(1220) yerine geçen oğul
Celaleddin Harzemşah, Moğul
karşısında
kaçmak zorunda kaldı
ve bazı
kaynaklara göre Amed Silvan,
bazı
kaynaklara göre ise Dersim
Tujik dağlarına
yaralı
bir şekilde Kürtlere sığındı
ve burada bir Dersimli Kürdü
Harzemşahı
görünce; " ..bu adam benim
bir Kürt kardeşimi
öldürmüstü..!" deyip iki
askeriyle birlikte 17
Agustos 1231 de bunları
öldürmüstü.( 1) Bu kısa
anlatım
bir yönüyle Harzemşahların
resimidir.
Pilvenklilerin Berxécan Ocağı
(1010)
Dersimli bir Kürt tarafından
öldürülen Harzemşah
Celaledin sadece iki
askeriyle Dersim'e geliyor.
Ne zaman 1231 yılında.
Peki Pilvenkanların
Dersim'deki tarihleri ne
zaman başlıyor?
Sorusunun cevabı
ise, Bêrxécân Ocağının
kurucusu ve Pilvenkanların
ocak ulusu Sıx
Deli-li Bêrxécân'ın
ardıllarına
bıraktığı
şeceresinde anlaşılıyor.
Bu şecerenin yazılım
ve Berxécan'a verildiği son
tarih h: 400, m: 1010-11 yılını
gösteriyor. Berxécan, yani
bu tarihlerde Dersim
havalisine geliyor ve
Pilvank köyünde mekanını
kurup ocağını
tüttürüyor. Bugünkü
Pilvekanlar, bu tarihten
önce Pilvank köyünde
yerleşik olduklarından,
Dersim'in bu ilk ocağının
talipleri oluyorlar.
Şimdi siz söyleyin bakalım:
Berxécan'dan tam 220 yıl
sonra Dersim'e sığınan
Celaleddin Harzemşah
Pilvenklilere göre daha
dünün çocuğu olmuş olmuyormu?
Asırlar
öncesi Dersimde yerleşik
olan Pilvekanlar, nasıl
oluyorda 1097-1231 yılları
arasında
toplam 131 yıl
yaşamış
olduğu
bilinen Harzemşahlara ait
oluyorlar? Harzemşahların
devlet olarak tarih
sahnesine çıkışları 1097.
Berxécan'ın
Pilvank'a gelip,
Pilvankanlarla tanışması
ise 1010. Aradan tam 87 yıl
geçtikten sonra coğrafi
olarak kilometrelerce uzaklıktaki
Hazar Denizinin doğusunda
Harzemşahlar doğuyor.
Ancak buna "el insaf!" demek
gerekiyor. El insaf!
Öz' ün bir diger saptaması
ise "Pilvenklilerin Türk"
olduklarını
iddia etmesidir. Bu kitabında
Öz, Nazmi Sevgen'den bir çok
alıntılar
yapmış.
Biz de başka kaynaklardan
degil, yine üstadı Sevgen'le
Öz'ün bu iddiasını
çürüteceğiz. Nasıl
mı?
İşte
şöyle..!
Sevgen 1945 de yazdığı
" Zazalar ve Kızılbaşlar"
adlı
çalışmasında Dersim'in köklü
Kürt aşiretlerinin
isimlerinden yola çıkarak,
bu ismlerin Türkçedeki
karşılıklarını-anlamlarını
bulup, bu aşiretleri "Türk
oymakları"
ilan etmiş.
Örneğin; Karsan (Aşireti)
kelimesinden Horasan
çıkarıyor. Yetmiyor,
Amasya'da ki Türk
hükümetinin başı Karsan
Han'la mukayese ederek bizim
Karsan Aşiretini bir Türk
oymağı
olarak tezliyor. (s:27)
Yine Qureşan Aşireti
mensuplarını
ise Karakeçili ve Sarıkeçililere
(Türk) benzeterek, tipoloji
benzetmeleriyle, kafatasçı
yöntemlere baş vurarak yüzde
93 derecede brakiseftal (kısakafalı,
Kafatası
Şekilleri e.y.) tipinden
Qureşan mensuplarını
"Türk" olarak
keşfediyor.(s:26, 27)
Kırğan
Aşiretinin asıl
adının
"Kırıkhan
yada Kırkhan"
olduğunu,
dolayısıyla
eski Türklerde de "Kırk"
a çok rastlandığını
hatırlatarak,
bu vesileyle Kırğan
kelimesinin Türke ait olduğunu,
Kırğanların
da Türk oldukları
hükmüne varıyor.
(s: 28)
Bunlar böyle uzayıp
gidiyor. Laçinan,
Ferhatanlar, Bextiyaranlar,
Carekanlar, Badılan,
Lolan ve sair..Dersim
aşiretlerinin isimlerinden
bu Kürt aşiret mensuplarını
" Türk" yapıyor.
Sevgen bu çalişmasında
Pilvenklilerden de söz
ediyor. Ama ne hikmetse;
Pilvenk isminden hareketle,
Pilvenklileri " Türk" yapamıyor.
Acaba Pilvenk adının
Türkçede karşılığını
mı
bulamıyor,
yoksa o zamanlar; Baki Öz'ün
sahip olduğu
bu sivri zekadanmı
yoksundu işte bunu şu an
kestirmek zor!
16. y.y la ait Osmanlının
Tarih Defterlerinde (*),
Çemisgezek Sancağında
"Pilvenk köyü ve Ekrad-ı
Pilvenklü'ler" olarak kayıtlara
geçmiş bir Kürt aşiretiyle
karşı/karşıya alduğunu
bilen Öz, neden böyle bir
gerçeği saptırma
yoluna gidiyor?
Çemisgezek Sancağıyla
ilgili kayıtlarda,
Dersim ve havalisinde bugün
çok bilinen büyük
aşiretlerin dahi ismi
geçmezken "Pilvenk köyü ve
Pilvenklü aşireti" olarak
kayda geçen Pilvank aşireti
için, şu anki ulaştığımız
mevcut kaynaklar dahilinde
iddia ediyoruzki; hiç
kimsenin "Türk" deme şansı
dahi yoktur. Bizden
söylemesi, bu böyle biline...!
Son söz Can Yayınevine;
Haydi rahmetli böylesi bir
çalışmayı yaptı
ama anlaşılan o ki
hayattayken bunu yayınlamadı.
Peki yayıncısı,
hangi hakla yanlışlar
yumağını
andıran
bu taslağı
yayına
hazırlar
ve piyasaya sürer? Bu davranış
hem yazarı
olan rahmetli Öz'e bir haksızlık
ve hemde kitabın
içerdiği yanlış
ve bir o kadarda saptırılmış
tarihi verilerin muhatabı
olan, başta Kürtler olmak
üzere ve belli kalıtsal
degerleri temsil eden Kürt
Alevi aşiretlerine bir saygısızlıktır.
Kaynak:
1) N. Sevgen, Zazalar ve Kızılbaşlar
2003: S, 44, 45
A. Kemali, Erzincan Tarihi
1992: S, 44, 45, 46
(*) Osmanlının
gerek mevcut ve gerekse yeni
aldığı topraklardaki
tebasının- vatandaşlarının
nüfus ve soy bilgilerinin
yanı sıra,
arazi-
tapu
ve bir bütün olarak mal
varlıklarının karşılığında
alınacak vergilendirme
bilgelerini
içermektedir.
1850-1880 Dersim Kürtleri

ORDİXANE CELİL / CELİLE CELİL
Ordixane Celil ile Celile Celil’in '1850-1880 Dersim Kürtleri' başlıklı
yazısında Osmanlı İmpratorluğu’nun Kürdistan ve Dersim üzerindeki
politikaları ayrıntılı bir şekilde irdeleniyor. Dersim’deki aşiretlerin
direnişinin kapsamlı bir tahlilin yapıldığı bu değerli çalışmayı Rus
arşivlerinden çıkaran Mustafayev Mamed ANF için çevirdi.
‘’Kürt halk özgürlük hareketi tarihinde Dersim Kürtlerinin özel bir
anlamı var. Dersim Kürdistan’ın en dağlık bölgelerinden biridir.
Kuzeyden ve Batıdan sınırları Fırat ve Karasu sularına uzanıyor. Güney
ve Güney Doğu ise Murat sularıyla oluşuyor. Dersim dağ silsileleri
doğuda Bingöl dağlarına kadar uzanıyor. Geçit vermez dağlarla kaplı
olması Dersim’i Türk iktidarları için ulaşılmaz yapıyor.
Dersim 19. yüzyılda neredeyse bağımsız kaldı. Bağımsız Dersimi denetime
alma çabaları ise Kürdistan’ın 30 ve 40’lı yıllar arasında Reşit ve
Hafız Paşalar tarafından yapılan girişimler başarısızlıkla sonuçlandı.
Yani Dersim bu bağımsız konumuna rağmen esas olarak bir sancak olarak
Harput Mutasarrıflığına bağlı yedi bölgeden oluşuyordu.
SAYIM İÇİN BÜROKRATLAR DERSİM'E SOKULMUYORDU
Dersim 19. yüzyıl nüfusuna ilişkin çok çelişkili bilgiler var. Bazı
kaynaklara göre Dersimin yerlilerinin yani Kürtler ve Ermeniler'in
nüfusu 64 bindi. Başka kaynaklara göre ise 140 binden fazlaydı.
Yerli halk imparatorluğun resmi bürokratlarının sayım için bölgeye
girmesini engelleyerek ağır vergilerden kurtulmaya çalışıyordu. Bu
yüzdende Türk iktidarları dağlık ve ormanlık bölgede ne kadar insan
yaşadığını bilmiyordu.
Dersim Kürtleri Alevi ve Müslüman’dırlar. Ancak çevresindeki Hıristiyan
toplulukla daha iyi anlaşıyordu. Yerli halk imparatorlukla hep çelişki
içindeydi ve bu politik talepleri daha da ateşliyordu.
İngiliz parlamentosundan ünlü gezgin HFB Lynch, ‘Dersim Kürtlerinin
Türklerin Suniliğe dönüştürme çabalarına tepki gösteriyorlardı, ama
Hıristiyanlara karşı ise daha saygılıydılar’ diyor. Dersim Kürtlerinin
ortaya çıkışıyla ve dinleri ile ilgili çok farklı ve bilimsel olarak
tespit edilememiş farklı bilgiler var.
DERSİM’E İLİŞKİN İLGİNÇ BİLGİLER
Bunlardan biri Grenar. Ona göre Dersim Kürtlerini dini inanışları 3.
yüzyılla kadar gidiyor. Bu inanışı Manicilik akımına bağlıyor ve onların
Delmiki (Delum) olduğunu söylüyor. Bunu bazı Ermeni yazarları da
belirtiyor. Bazı araştırmacılar Fars-ateşe tapıcılığına gittiğine
inanıyor ve eskiden Persiya’dan Dersim dağlarına göç ettiklerini
düşünüyor. Modern çağda Ermeni tarihçi Alpoyadcyan ise Dersim
Kürtlerinin büyük olasılıkla Selçuk saldırılarından kaçarak Batıya yani
Hınıs Varto bölgelerine sığındıklarını, ancak bütün bu iddiaların ispatı
için daha fazla delil ve yazılı materyale ihtiyaç duyduğunu anlatıyor.
Ermeni yazar Andranik ise “Dersim” adlı kitabında Kürt aşiretlerini beş
büyük gruba bölüyor. Dersim Kürtleri aşiret olarak yaşamalarına rağmen
göçebe kültürü yoktu. Onlar köylerde yaşıyor ve hayvancılıkla
uğraşıyorlardı. Yaşadıkları köyler küçük yani 10–20 hanelik yerlerden
oluşuyordu. Düzlük bölgelerde ziraatla uğraşsalar bile bu ancak kendi
ihtiyaçları içindi.
Lynch'in yazılarında, Dersimin batısından doğusuna kızılbaşların
barışçıl emektar köylü nüfusu temsil ettiğini ve çoğu gezginin bunlardan
saygıyla söz ettiğine dikkat çekiyor. Bu köylerin arasında ağır geçitli
dağlar olmasına rağmen, aralarında önemli bir bağ vardı. Çünkü Türkler
Dersim’in içine girmek için operasyonlar yapıyorlardı ve onlarda
Türklere karşı mücadele veriyordu. Dersim’de köyler ağalar tarafından
yönetiliyordu. Bütün yönetim ve askeri yetkiler bu ağaların ellerinde
bulunuyordu. Dersim’in aşiret reisleri arasında sürekli çatışma vardı.
Fakat gerektiği zaman bu çatışmalar yerini düşmanlarına karşı ortak
mücadeleye bırakıyordu.
REŞİT PAŞA KÜRDİSTAN’I DENETİME ALMAK İSTİYORDU
Trabzon’daki İngiliz elçiliğinin yazdığı bir mektupla bu konuya ilişkin
şunlar söyleniyor: ‘Çoğunlukla bu ağalar birbirleri ile çatışıyor. Bu da
nesilden nesile devam ediyor, kan devasına dönüşüyordu. Ama ne zamanki
düşman ortaya çıksa o zaman hemen kendi aralarındaki çatışmalar bitiyor
ve tüm Kürtler birleşerek ortak düşmana karşı savaşıyorlardı. Dersim
Kürtleri mücadele karakterini anlamak için Türklere karşı burada yaşayan
iki tane millet arasındaki ilişkiyi anlamak lazım.’
Grenar’a göre Kızılbaşlılar, Müslümanlara oranla Hıristiyanlarla yani
bölgelerinde yaşayan Ermenilerle daha iyi geçiniyorlardı. Türk
iktidarları birçok sefer Dersim’deki Ermeni ve Kürtleri çatıştırmak
istedi, fakat bir türlü başaramadı. Türkler ne bazı Kürt ağalarını
satmakla nede dini düşmanlıkları körüklemekle bunları birbirlerine karşı
getiremedi. Böyle bir sıkı bağlantı ortak tarihi mirasa bağlıydı ve
onların kendi özgürlüklerini korumakla bağlantılıydı ve buna her zaman
sahiptiler.
Dersim katliamı tarihleri, Dersimi işgal etme tarihi, 19 yüzyılın 30.
yılı arasındaki olaylarla başlıyor. Bu dönem Reşit Paşanın büyük ordusu
Mısır savaşından döndükten sonra Kürdistan’a gelerek, Kürdistan’ı
denetime almak istiyor. Türkler o zamana kadar başarı elde edemediler.
1850 -1851 Kırım savaşından önce Osmanlılar yeni bir bastırma operasyonu
için hareketini başlatıyor.
KUZUCAN HALKI İSTANBUL’A KÖLE OLARAK GÖNDERİLDİ
Kendi cephesini Dersimlilerin cephesinden sağlama almak için Reşit
Paşanın komutasındaki 15 bin kişilik Türk ordusu Dersim’i işgale
başlıyor. Çok sert bir şekilde müdahale eden cani Türk ordusu sivil
halkı bile affetmiyor. Örneğin Kuzucan (Pülümür) halkının çoğu
İstanbul’a köle olarak gönderdi, köylerin çoğunu ateşe verdi. Türk
askerleri tutuklu Çarsancak Kürtlerini hunharca katletti, kazığa oturttu
ve yaktı. Şeyh Hüseyin Bey’in oğlu Alibeg, o dönem babasının yerine
geçmişti. Ancak direnişi hemen örgütleyemedi ve geri çekilmek zorunda
kaldı. Türkiye ordusunu dağlara çekip orda imha etmek istiyordu.
Türk ordusu Kürtlerle çatışmalarda bu dağlarda gücünü kaybetti ve
bölgeye girmekten çekinen Türk ordusu, burada dağılmaktan korkuyordu.
Gücünün bir kısmını sınır bölgeleri olan Harput Erzincan yolu üzerinde
bıraktıktan sonra Dersimi terk etti.
KÜRT LİDERLER RUMELİ ZİNDANLARINA ATILDI
İleride Dersim Kürtlerinin yeni bir başkaldırışını önlemek için
önderliksiz bırakmak istiyordu. Bundan dolayı birçok Kürt lider ve
ağasını İstanbul’a gönderip oradan Rumeli’deki zindanlara attı. Böylece
onların vatanlarıyla olan bağlantılarını kesti. Türkler Dersim’in
yönetimi için kendi belirlediği askerleri bırakmıştı, fakat Türk
ordusunun Dersim’den çekilmesi ile Dersimlilere karşı fazla
tutunamadılar ve kaçtılar.
DERSİMLİLERİ KIRIM SAVAŞI KURTARDI
Tam bu dönemde Kırım Savaşı başladı. Türk devletinin tüm Dersim
Kürtlerini öldürmeye zamanı kalmadı. Formalite olarak İstanbul’a bağlı
olmasına rağmen yine de Türk hükümetine karşı Kürt direniş
merkezlerinden biri olarak kalmaya devam etti. Türkiye’nin Kırım
Savaşından önce Dersimi Rusya imparatorluğuna kaşı bir direnç merkezi
olarak örgütlemeye çalışması başarısız oldu. Bu savaştan sonra Dersim’i
tekrar zapt etmeye çalıştı, fakat savaşta perişan olan Türk birlikleri
bu seferde Dersim’i denetimleri altına alamadılar. Osmanlı sadece
buradaki bazı bölgelerdeki Türk yönetimini tekrar oluşturabildi. Kürt
beyleri yeniden kan dökülmesini engellemek için formalite icabı yerel
yönetimleri kabul ettiler. Fakat Türk iktidarı, bundan yararlanarak
binlerce kürdü zincirlere ve prangalara vurarak Kuzucan’dan Trabzon
üzeri İstanbul’a gönderdi. 2000- 3000 Kürdü prangalara vurarak oraya
askeri tutsaklar yada savaş esirleri olarak gönderdi. Bu Türk ordusunun
zulmü Dersim nüfusunda her zaman rahatsızlık yarattı.
1873 MAYISI’NDA DERSİMLİLER SİLAHLI DİRENİŞ BAŞLATTI
1873 Mayısında Dersimin birçok yerinde silahlı direniş yeniden başladı.
Dersim Kürtlerini silah gücüyle denetime alamayacağını anlayan Türk
hükümeti kamçı ve havuç taktiği uyguladı. Önce bazı Kürt aşiretleri
arasındaki düşmanlıklarını kullandı. Bazı beyleri ise hediyelerle
yanlarına çekmeye çalıştılar. Bunlar Türkiye’ye bilgi vermek ve Türkiye
ordusuna asker vermek zorunda bırakıldılar. Erzurum’daki Rus
konsolosluğu İstanbul’daki Rus büyükelçiliğine gönderdiği mektubunda,
Erzurum Valisi Samih paşanın oradaki Kürtleri iki düşman cepheye
ayırmayı başardığına dikkat çekiyor.
Erzurum konsolosu, Rusya’nın Osmanlı imparatorluk misyonerliğine yazdığı
mektupta Türk yetkililerinin Kürt beylerinden Hüseyin beyi kendi yanına
çekerek Kuzucan kaymakamı yaptılar. Diğer taraftan ona karşı diğer
aşiretlerin ağa ve beylerini ayaklandırarak Kuzucan’ki Kürtlerin
çoğunluğunu onun seçilmesine karşı tepki gösterdi.
YOLLARA KARŞI AYAKLANMA
Türk iktidarı imha amaçlı operasyonlarda sadece silah kullanmıyordu.
Dersim’de yollar yoktu ve işgal için yolların yapılması gerekiyordu.
Ancak bunu yapabilmeleri için bu engel kaldırılmalı ve yollar
açılmalıydı. 1873’te kendi aralarında çatışan beyleri Diyarbakır’dan
Erzincan’a Pülümür Hozat Mazgirt ve Palu’dan geçen yol yapmasını istedi.
Özellikle Erzurum valisi kurnaz ve sinsi Sami Paşa bunu çok istiyordu.
Çünkü o ancak Dersimi bu şekilde işgal edebileceğini planlıyordu. 1876
Erzincan valisi Sami Paşa Erzincan Mutasarrıfı Şefik Paşa, Dersim
Kürtlerinin büyüklerini Erzurum’a çekmeye başardı. Onlara sultan adına
ödüller yağdırarak yol yapımının onayını aldı. Yollara ilişkin Voynav
General Doxovski’ye gönderilen bir mektupta şöyle deniliyor; “Bu yolun
inşaatıyla Dersim’i aşamalı olarak asker ve orduyla doldurmayı
düşünüyorlar. Buradaki ordusunun tam olarak güçlenmesi için Dersimi bazı
bloklara bölmeye ve aralarında telgrafla bağlantı kurmaya çalışılacak.
Sami Paşa, Dersim Kürtlerinin vergi vermediklerini hatırlatarak onların
bu yol çalışmasına karşılık borçlarını iptal edecek çalışanlara ekmek
vereceğini söyledi.’’
Mushirin talimatıyla 80 bin altın ayrıldı. Ama Türk iktidarının bu
girişimleri Kürt nüfusunun aktif direnişiyle başarıya ulaşmadı. Hatta
Osmanlılara söz verdikleri için Kürtler içindeki otoritelerini
kaybettiler ve bazıları canlarından oldu. Erzurum konsolosluğu bir
mektubunda Dersim kaymakamı Gülabi beyin yollara karşı ayaklanan yoksul
köylüler tarafından öldürüldüğünü söylemişti.
Dersim Kürtleri ihanetçilere karşı büyük tepki gösterdi. Kendi
şeyhlerine karşı bile ayaklanarak yolları kabul etmediler. Ayrıca Dersim
Kürtlerinin durumu Türkiye ve Rusya karşıtlığıyla daha da karışıyordu.
İki ülke arasında savaş çıktı. Türk iktidarı savaşa hazırlanmak için bu
bölgeye politik denge kurmak için çatışma başlattı. Daha sonra burayı
bir savaş alanına dönüştürmek için Dersim kazalarından Ovacık, Erzincan,
Kemah, Kuzucan Mazgirt, Kuruçay ve Hozat’a büyük önem veriyordu. Çünkü
bunlar 1876 Türk-Rus savaşında Kürt kaymakamları tarafından yönetiliyor
onlar da Osmanlılara bağlıydı. Kuzucan Hüseyin Bey, Ovacık’ı Karaman Ağa,
Mazgirt’i Hüseyin Ağa, merkezi bölge gerçekte tümden bağımsızlığını
kuruyordu. Bu kaymakamlar vergi verseler de merkez Dersimi Şeyh Süleyman
tümden Osmanlıya vergi vermeyi ret ediyordu. Şeyhin iyi silahlandırılmış
12000 adamı vardı. Şeyh Süleyman’ın etkisi diğer taraflarda da vardı.
Kaymakamlıkların üzerinde dede vardı onlar şeyhi dikkate almak
zorundaydılar.
General Voynof Dxovskiye yazılan mektupta, Kürtlerin çoğunluğu Şeyh
Süleyman’a bağlılar ve onun etkisi Dersim’de Türkiye’nin iktidarının
yayılmasına karşı duruyordu. Şeyh Süleyman kendi ülkesini kurmak için
ona bağlı olan kaleleri güçlendiriyor ve hazır hale getiriyordu. Türk
Müşiri (General) Samih Paşanın Kürtler arasında çatışma çıkarmak ve
katliam operasyonları yürütmesi Dersim Kürtlerinin sabrını taşırdı. Bu
çıkış Türk-Rus savaşına denk geliyordu.
Çünkü Türk iktidarı Dersim Kürtlerine çağrıda bulundu. Buranın nüfusunun
çoğu buna güvenmedi kulak asmadı. Türklerin asker talebi
başkaldırılılarla götürdü bu da silahlı direnişe dönüştü.
KÜRDİSTAN’DA ASKERLİK POLİTİKASINDAN VAZGEÇİLDİ
1878 Ekim ayında Semih Paşa bir mesaj aldı. Bu mesajda ova Kürtlerinin
asker vermeyi kabul etmemekle kalmayıp aynı zamanda eskiden asker olan
ve devlete bağlı birlikleri de göndermekten vazgeçtiğini söylüyordu.
Ayrıca yaşı gelenlerin de askere alınmasına silahlı direniş gösterildi.
Samih Paşa mecbur kalıp Kürdistan’da zorunlu askerlik politikasından
vazgeçti.
Yine Dersim Kürtlerinin bazı feodal çevrelerinin Türklere ordu vermeye
kabul etmeye karşı tepki göstermesi de etkiledi. Kuzucan’daki Hüseyin
Bey Semih Paşanın talebine bir şartla kabul etti. Oraya gidecek asker ve
subayların bizzat kendisi yöneteceği şartını koştu. Ama Hüseyin beye
bağlı Kürtler kimin denetiminde olursa olsun asker vermeyi, kendi
bölgelerinden asker toplanmasını ve vergi vermeyi kabul ederek kendi
topraklarını kendileri savunacaklarını sultana ihtiyaçları olmayacağını
söylediler.
Hüseyin Beyin’in ordu vermeyi kabul etmesiyle Osmanlının otoritesi düştü.
İmparatorluğa karşı tepkiler ordunun Erzurum ve Kars’a çekilme sırasında
da kendini gösterdi. Ordunun geriye kalan Hozat ve Mazgirt’teki askeri
karargahları halk tarafından ateşe verildi. Bu tepkilerin Türk ordusuna
karşı nasıl bir büyük tehlike oluşturduğu düşünüyordu. Bu gerginlik
giderek yeniden açık ayaklanmalara dönüştü.
YOLLAR KAPATILDI OSMANLI ORDUSU YAVAŞLADI
Kozan beyi Türk iktidarının istediği 25 bin kişilik gücü ve vergi
vermeyi kabul etmediği gibi ordunun kendi arazisinden geçmesini
engellemek için diğer bölgelerdeki Kürtlerin yardımıyla Erzurum, Sivas,
Tokat yollarını kapattı. Süleyman Bey oğlu Mehmet Beye yazdığı mektupta,
Rus ordusu sınırdan geçmeden önce bizim ordumuz Tokat ve Sivas yollarını
kapattı. Böylece Osmanlı ordusunun savaşa doğru giden hareketi daraldı
ve yavaşladı. Ancak savaştan sonra Türk iktidarı büyük güç kullanarak
Kozanoğlu Kürtlerini ve komşularını bastırabildi.
DAİLY NEWS: KUYULAR CESETLERLE DOLU
İngiliz gazetesi Daily News muhabiri savaştan önce Türkiye’den verdiği
haberde, “yerli halk 200 yıl başkaldırmış ama maalesef tüm başkaldırılar
onların kafatasları ile tepeler oluşturulması ile bitmişti. Türk ordusu
burada yaşayan insanların kafataslarıyla tepeler oluşturuyor. Kuyular
cesetlerle doldu. Çakallar ve kargalar buradaki halkın cesetleriyle
besleniyordu” diyor.
Dersim direnişi Osmanlı ordusunun Dersim’e girmesiyle başladı ve bu
ayaklanmaların temel direği Dersim köylüleriydi ve hepsi silahlıydı.
İngiltere'nin Trabzon Konsolosu Alfred Billioti, başlarda Dersim
Kürtlerinin direnişini kargaşa çıkaran, çeteci ve hırsızlıkla suçlamıştı.
Buradaki beylerin bölgedeki durumu iyileştirmediğini Osmanlı ordusunun
bunları düzene koymak için çalıştığını yazmıştı. Ama Aynı Billioti,
zaman geçtikçe gerçekleri itiraf eden bir mektubu daha kaleme almıştı.
Bu mektuba göre Kürtlerin bağımsızlık talebiyle başkaldırdığını itiraf
etmek zorunda kalmıştı.
DERSİM’E 4. ORDU GÖNDERİLİYOR
Daha sonra Dersim Kürtlerine karşı 4. ordu gönderildi. Bunların yanına
polis birimleri de verildi. Bölgedeki diğer güçlerde bu askeri
hareketlere katıldı. Türk ordusu Dersim’in Güney doğusundan başlayarak
zor geçitlerden Tuzhik (Dojik) ve Huth’a doğru ilerledi. Korumasız olan
köylüler dağlara sığınmak zorunda kaldı. Bu Tuzhik kırsal bölgelerindeki
dağ silsileleri bir kaleye dönüştü, tüm yollar kapatıldı ve direnişe
hazırlık iki hafta sürdü. 4. ordu Tuzhik’e Hozat tarafından yaklaştı.
Çatışmalar 3 gün devam etti. Yerliler diğer Kürt aşiretlerini yardıma
çağırdı. Ama diğer bölgelere yönelik hareketler başlamıştı ve
kendilerinin de yardıma ihtiyaçları vardı. Bu dönemde onlara Miraga
Kürtleri destek verdi, buradaki büyük direnişten sonra Türk ordusu ovaya
çekilmek zorunda kaldı.
DİRENİŞ PARÇALANIYOR, KATLİAM BAŞLIYOR
Ama Türk ordusu yeniden toparlanıp Tuzhik’te Kürtlerin üzerine yürüdü.
Buradaki direnişe katılan ‘seyitlerden’ biri olayı şöyle anlatıyor:
“Bizim direniş ve başarılarımızın üzerinden 5 gün geçtikten sonra
Osmanlı ordusu tekrar bize karşı şiddetli bir muhabere başlattı.
Şiddetli bir top atışı yaptı, savaş 15 gün devam etti. Ancak bunda da
başarılı olamayınca kuşatma altına alıp tutmaya başladı. Ama bunu da
başaramadılar. Ancak kuşatma altındakiler arasında çelişkiler başladı.
Direnişin yönetilmesi konusunda bazıları Tuzhik’i bırakıp Huti Teresa
konumlanalım derken bazıları bunun sıkışmaya ve kayıplara yol açacağını
düşünüyordu. Bu parçalanmaya götürdü. Bazıları kuşatmayı yararak Huti
Teresa geçti ve Türk birlikleri bu parçalanma ve zayıflıktan
yararlanarak saldırıya geçti. Tuzhik ele geçirilip katliama geçtiler.
Tuzhik’i ele geçirdikten sonra Kürtler direnişi bırakmayıp gerilla
savaşına başladılar.’’
1878’te Ruslarla Türkler arasında imzalanan San Stefano (Ayastefanos)
Anlaşmasından sonra İsmail Paşa bu isyanları bastırmak için ordusunu
gönderdi. İsmail paşa Erzincan’daki Kürt beylerini hayatlarını bağışlama
karşılığında teslim olmaya çağırdı. Halkın isyanına rağmen bazı beyler
teslim olmayı seçerken bazıları direnmeye devam ettiler. Yine bu
parçalanmadan yararlanan Osmanlı ordusu saldırılar gerçekleştirerek bir
dizi katliam gerçekleştirdi. Bu olaylardan sonra Alişefik beyi devletin
otoritesini yeniden güçlendirmek için Dersim’e gönderdi.
ŞEFİK BEYİN ORDUSUNA DARBE VURULDU
Şefik Bey katliamlardan sonra geldiği ve ciddi bir direniş olmadığı
halde 12 tugayı birleştirerek güç kullandı. Buna dayanmayan orta
Dersimliler ise tekrar savaşa başladılar. Huti Teresi dağ silsilesi yine
başkaldırılar için bir mekan oldu. Kutsal Karapet kilisesi tapınağı
yanında gerçekleşen direniş Türk ordusunu durdurdu. Munzur suyu bu iki
güç arasında sınır oldu. Türk ordunun bu suyu geçmeye ilişkin tüm
çabaları kayıplarla sonuçlanıyordu. Çatışmalar sürerken ayaklanmaya
Çilani Kürtleri de katıldı. Ve Munzur vadisinde Türk ordusuna büyük
darbeler vuruldu, Ordu geri çekilmek zorunda kaldı.
Erzincan Kürtleri 1878 Eylül ayında Erzincan Kürtlerinden Ahmet paşa
komutasında Türk ordusunun karargahına saldırıp onları teslim almıştı.
Bunu sonucunda 3 dağ topu ve çok sayıda silah ele geçirilmişti. Kürtler,
Türk kuvvetlerine karşı daha iyi karşı koymak için Mercan Boğaz
vadisinde cephe açtılar. Türk askeri komutanı İsmail Paşa bir hafta
içinde 12 tane tugayı buraya getirip Erzincan Kürtlerinin üstüne
gönderdi.
İNGİLİZ ELÇİ’NİN SÖZLERİ
Trabzon’daki İngiliz konsolosu Trapes, 1878 yılının Ekim ayında Türk
kaynaklardan birisine dayanarak Yusuf Paşaya bu tugayların 24 tane
olduğunu söylüyor. Billioti'nin verdiği bilgilerde ise Türk ordusunda
yaralıların çok olması Kürtlerin üstünlük sağladığını gösteriyordu.
Billioti bir yazısında, Türk ordusunun bir çatışmada büyük kayıplar
verdiğini gizli tutulduğu için sayı veremeyeceğini ama Osmanlı
devletinin bu konuda bilgilendirildiğinden eminim.
Dersim direnişlerle bağımsızlığını koruyabildi. Türk ordusunun ele
geçirdiği bölgelerden çekildikten sonra geride harabeler bırakıyordu.
Dersimlilerin Türk ordusuna karşı verdiği mücadele genel bir karakter
taşıyordu, küçük-büyük, kadın-erkek, her sınıftan ve kesimden halk
katılıyordu.
Genelkurmay belgelerinde Dersim katliamı -özel-
1937-1938’de Dersim’de neler oldu?
Qoçgiri-Batı
Dersim Kürtleri
Koçgiri : İmranlı ve Zara İlçelerinin tamamı, Kangal-Hafik ilçelerinin
bir bölümü, Refahiye, Sarız-Develi ve Çevresini kapsamaktadır.
Sivas'ın Doğu İlçeleri Tunceli göçmenlerinden oluşur ve genellikle
köyler Kürt kökenlidir ve Kırmanci konuşurlar.
Aşiretler Tunceli Bölgesinden çeşitli nedenlerle göç etmiş yada
ettirilmiş ve Dersim Kültürünü burada da devam ettirmişlerdir.
Sivas ilindeki en büyük aşiret Koçgiri olup, Bölgede Xormekan(Zerık
koluda dahil), Hizolan, Şadian, Kurmeşan, Dımilan, Demenan(Gnican),
Axucenan, Ovacıxan, Laçinan, Resulan, Şéx Hesenan, Milan, Baxtiyaran,
Lolan, Kuresan, Bamasuran, Feradan, Parçikan, Reşkan, Atmiyan, Alxasan,
Pilvenkan, Avdelan gibi Dersim Aşiretleri yerleşiktir.Bazıları bugün
Kurmanci konuşsalar da ana lehçeleri Zazaki lehçesidir.Kurmancinin daha
yoğun ve baskın olması nedeniyle Kurmanci baskınlığını devam
ettirmiştir.Bölgedeki birçok köyde hala eski lehçeleri olan Zazakiyi
konuşan yaşlılar bulunmaktadır.
Ben sadece İki ilçe hakkında bilgiler vereceğim..
İmranlı ( Bı Kırmanci Maciran/Çit )
İmranlı ilçesinde 100 kadar köy bulunmaktadır.Macirandaki köylerin %
90'ı Kürtçe konuşmaktadırlar ve Alevidirler.
İlçede 90 kadar köy ve mezrası Tunceli göçmeni ve Kürt
kökenlidirler.Maciranın en büyük Aşireti Koçgiri aşiretidir.İlçede ki
Aşiretler, Koçgiri, Xormekan(Zerık), Laçinan, Hizolan, Dımilan,
Şadian, Parçikan, Baxtiyaran, Ovacıxan, Bamasuran, Şéx Hesenan, Milan,
Reşkan, Atmiyan, Pilvenkan gibi aşiretler yerleşiktir.Köylerin
neredeyse tamamı Kırmanci konuşmakla birlikte, eski lehçesi Zazakiyi
unutmayan tek tük yaşlılar, Zazaki de konusmaktadırlar.İmranlıda giyim;
Poşi, Kofik, Fes, Qutni, Çarık, İşlik gibi eşyalardan oluşur.Özellikle
Koçgiri yöresine has kara ve çizgili Dersim İpekli Poşileri bugün hala
kullanılmaktadır.

Zara (
Bı Kırmanci Qoçgıriye )
Zara İlçesinin köylerinin ezici çoğunluğu Kürt ve Alevi Kökenlidir.Zaten
Koçgiri aşireti ilçeye kendi adını vermiştir ve Tunceliden göç ettikten
sonra aşiretin en etkili olduğu ikinci ilçedir.Zara ilçesinin büyük
çoğunluğu Kürt kökenli Alevi olup daha sonraları Devlet tarafından
yerleştirilmiş Macirler de çok önemli bir nüfus oluşturur.İlçe de Sünni
Türklerin yanısıra Türkmen Alevileri de vardır, ezici çoğunluk Kürt
Alevisi olup İlçe merkezinde de Kurmanci ve Zazaca da konuşulmaktadır
Alevi Kürtler tarafından.Zara Kürt köylerinin ezici çoğunluğunun
Kurmanci konuşmasına karşılık, yine Koçgiri/Zaranın Karabel Yöresinde
ise Zazaki lehçesi ağırlıklı olarak kullanılır.Zarada büyük çoğunluğu
Kürt Alevileri oluşturmaktadır.Bölgedeki Sünni Türkler genellikle devlet
tarafından bu bölgeye balkanlardan yerleştirilen insanlar ve
yerleşimleri oluşturur.Zarada ki aşiretler; Koçgiri, Demenan(Gnican),
Xormekan, Lolan, Parçikan, Kureşan, Bamasuran, Laçinan, Şéx Hesenan,
Şadian, Hizolan, Dımıliyan, Avdelan, Resulan, Ovacıxan, Pilvenkan,
Reşkan, Atmiyan gibi Dersim aşiretleridir.(Hizol
Aşiretinin Sivas-Erzincan-Tunceli-Bingöl kolu Alevi, Güney
illerimizdekiler Sünnidir)

Alevilik İslam mıdır?
Mehmet BAYRAK
Aleviliğin nereden gelip nereye gittiği, ne
olduğu ve ne olmadığı tartışmaları, sıcaklığını hậlậ muhafaza ediyor.
Tartışmalara ilişkin, tabiri caiz ise, “her kafadan bir ses çıkıyor”
denebilir. Biz bu söyleşi ile, araştıran; bilgilere, belgelere ve
bulgulara dayalı olarak düşünen kafalardan birinin sesini duyurmak
istedik. Niye Mehmet BAYRAK diye sorulabilir. Hollandalı bilimadamı
Martin van Bruniessen’in tamamen katıldığımız şu sözleri bu soruya
yanıt oluşturuyor: “Son yirmi senede Kürt yayın ve araştırma
hayatında Mehmet Bayrak’ın çok önemli bir yeri var. Yayınladığı
dergi ve kitaplarla, topladığı ve yaptığı araştırmalarla ölümsüz bir
mekan kazanmıştır.” BAYRAK’ın Alevilik ve Kürtler ile Ortaçağdan
Modern Çağa Alevilik adlı çalışmalarına bir göz atmak bile, hem
Bruniessen’in tespitinin hem de bizim tercihimizin sebeplerinin
anlaşılmasını sağlayacaktır kanısındayız. Bu söyleşinin tartışmalara
bir katkı sunması umuduyla...
Barlas BEYAZTAŞ – Ümit KAYA
Bir Doğal Din : ALEVİLİK
Alevilerin kamusal alanda tanınmaya başlamaları bir yandan yeni
olanaklar sağlarken diğer yandan da cemaat içindeki farklılıkları ve
bölünmüşlükleri de gözler önüne serdi. Bu, dine ve inanca bakışa da
yansıyor. Bir kesim, daha çok yaşlı kuşaklar, “Alevilik İslamdır”
hatta “hakiki Müslüman biziz” diyor. Bir kesimse “Alevilik kendi
başına bir inançtır, ama İslamdan etkilenmiştir” diyor. Başka bir
grupsa “Alevilik yalnızca bir felsefe, bir yaşam biçimidir” diyor.
Sizce bu tanımlardan hangisi gerçeğe daha yakın?
Alevilik, çok uzunca zaman Türkiye’deki tabu konulardan biri olduğu
için, açıkca, özgürce tartışılamıyordu. Tartışılamadığı için de
gerçekten ne olup olmadığı ortaya konamıyordu. Benim araştırmalarım,
kendi yaşamım, elde ettiğim bulgular şunu gösteriyor: Alevilik
kendine özgü, ayrı bir dindir. Kuşkusuz, inanç, dini de tarikati de
mezhebi de kucaklar, ama Aleviliğin bir din olduğunu özellikle
vurgulamak istiyorum. Dünya yüzünde insanların mensup olduğu iki tür
din vardır. Bunlardan bir tanesi geçmişten bu yana insanoğlu ile
yaşayıp gelen doğal dinler’dir, ikincisi de semavi dinler’dir.
Alevilik, doğal dinler kategorisinde yer alan kendine özgü, ayrı bir
inanç, ayrı bir dindir. Semavi dinler’le herhangi bir alakası yoktur.
İnsanlarımız, din denince mutlaka semavi dinler’i anladıkları için,
Aleviliğin ayrı bir din olayı olabileceğini düşünemiyorlar. Hemen
“Alevinin allahı kim, peygamberi kim” diyerek ortaya çıkıyorlar.
Oysa doğal dinler diye bir kategori vardır ve bunlar hậlậ yaşıyor.
Alevilik de bunlardan bir tanesidir. Alevilik semavi dinler’den çok
daha önceleri başlayan, yani geçmişi Budizm’e de, Brahmanizm’e de
Manihanizm’e de, Zerdüştilik’e de, belli ölçüde Şamanizm’e de,
Mazdekçilik’e de, Babekçilik’e de dayandırılabilecek bir din.
Öte yandan komşu dinlerden de bir takım şeyler alıp bir takım şeyler
vermiş. Sözgelimi Alevilik ile Hırıstiyanlık arasındaki benzerliğin
onda birini Alevilik’le Müslümanlık arasında göremezsiniz. Buna
rağmen İslamiyet’ten de bir takım motifler, semboller alan, kendine
özgü, ayrı, bağımsız bir dindir Alevilik. Bu sembollerin alınması da
doğal. En azından 1400 – 1500 yıllık bir tarihi var İslamiyet’in.
Şimdi bu coğrafyada yanyana, yerine göre içiçe yaşanıyor,
dolayısıyla İslamiyet’ten kimi motifler almış ve kendi içinde
eritmiş. Nasıl eritmiş? Sözgelimi Alevilik’teki Ali kültü ile
İslamiyet’teki Ali arasında çok büyük bir fark vardır. Alevilik
yeni, kendine özgü bir Ali kültü yaratmıştır.
12 İmam olgusu da böyledir. 12 İmam eğer Ehl-i Beyt’in soyundansa,
onun çocuklarıysa bunların belki de 102 veya 1002 olması gerekirdi.
Oysa Alevilik bunu 12’de bitiriyor. Bakıyorsunuz bunun
Hırıstiyanlık’ta bir karşılığı var: 12 Havari. Yine Ahle Haq’larda,
Yezidiler’de var bunun karşılığı. Yani 12 melek kültü’ne bağlı
dinlerin bir çoğunda bu 12 sayısı egemen. Çok açıktır ki İslamiyetin
5 Şartı vardır. Aleviler bu 5 Şart’ın hiçbirini yerine getirmezler.
Alevilerin orucu vardır mesela, ama oruçları da İslamiyetinkinden
tamamen ayrıdır. Hacca gitmez, kelime-i şehadet getirmez, namaz
kılmaz... Öte yandan Amentü duasında ifadesini bulan İmanın Şartları
var. Yani bir kişinin Müslüman olabilmesi için aynı zamanda imanın,
yani inancın şartlarını kabul etmesi lazım. Ne diyor: “İslamiyetin
öngördüğü gaybi tanrıya inanırım, onun resulüne inanırım, onun
gönderdiği kitaba inanırım, ahiret gününe inanırım, hayrın ve şerrin
Allah’tan geleceğine inanırım.” Alevi bunların hiçbirine inanmaz. Ne
İslamın ne de İmanın Şartları’nı yerine getirir. Bundan dolayı ayrı
bir inançtır, ayrı bir dindir Alevilik. Dolayısıyla, Aleviliği
İslamın özü, versiyonu, tarikatı veya mezhebi olarak görmek son
derece yanlıştır.
Yani nasıl bir ırmak, bir küçük su bir dağdan kopuyor, bir dere
yatağında ilerliyor, ilerledikçe yeni sular eklenerek büyüyor,
büyüdükçe geçtiği coğrafyanın özelliklerine göre bu su yeni bir tat,
yeni bir renk alıyor; işte Alevilik de aynen bu nehir gibi belli
inançlardan, dinlerden, kültürlerden etkilenmiştir. Yaşadığı
coğrafyadaki egemen halklardan ve kültürlerden bir takım şeyler
alarak, yeni bir kompozisyon olarak ortaya çıkan, heterodoks, gizli
bir dindir. Benim hareket noktam, yaklaşımım budur.
Dışarıdan bakanlar Aleviler’in kendi içlerine kapanık ve homojen
olduğu kanısındalar, oysa çok heterojen ve çeşitli siyasi tutumlara
sahipler Aleviler. Sizce dışardan niye böyle görünüyor? Ve neden
Aleviler kendi içlerinde böyle bölünmüş durumdalar?
Dışarıdaki insanın Aleviliği görmesi, zamirini anlaması ve
değerlendirmesi son derece zordur. Bilinen baskıcı yöntemler
dolayısı ile -ki bunları ta Selçuklu’ya, Osmanlı’ya hatta daha
eskiye götürmek mümkündür; Cumhuriyet döneminde de Aleviler baskı
altındadır- kendilerini hiçbir zaman serbestçe ifade edememişler,
tartışıp konuşamamışlar. İbadetlerini serbestçe yapamamışlar. Bu
yüzden dışardaki bir insanın Aleviliği anlaması gerçekten mümkün
değil.
Şimdi bölünmüşlük olayına gelince. Alevilik yeni yeni tartışılmaya
başlanınca bu görüş ayrılıkları su yüzüne çıkıyor. Bunların olması
son derece doğaldır. Çünkü bugüne kadar Aleviler kendileri üzerine
tartşıp, yazıp bir sonuca varamamışlar. Bunun olanağı da olmamış
bugüne kadar. Bu yeni yapılıyor, yani çok gecikmeli olarak bu süreç
yaşanıyor, dolayısıyla da önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor.
İlk soruda bahsettiğiniz yaklaşımların önemli bir bölümü bir
yanılsamadan, bir bölümü de korkudan ibarettir. Sözgelimi, hậlậ
Aleviliğin İslam dışı olduğunu söylemekten korkuluyor. Çünkü hậlậ
siyasal, sosyal, kültürel belli bir baskılanmanın altında Alevi.
Dolayısıyla kendini özgürce ifade edebilmesi bu nedenle de mümkün
değil.
Bir bölümü bir yanılsama. Onlarca, yüzlerce yıldan beri yapılan
propagandaların etkisi ile kendisinin hakiki ve öz Müslüman olduğunu
varsayabiliyor. Bu nedenle bize düşen görev bilimsel bulgulardan,
belgelerden, yaşanan Alevilik’ten yola çıkarak ve bir de diğer
dinlerle tartarak, karşılaştırarak Aleviliğin ne olup olmadığını
ortaya koymaktır. Diğer dinler bilinmeden, bu karşılaştırma
yapılmadan Aleviliğin nerde durduğu anlaşılmaz.
Ayrıca çeşitli bölgelerde Aleviliğin farklı biçimlerde ortaya
çıkmasının da nedenleri var. Bunun da diyalektik, sosyolojik izahı
rahatlıkla yapılabilir. Kapalı kalan, iletişim içinde olmayan,
iletişimi sınırlı olan topluluklarda bir içe kapanma söz konusudur.
Bu, bölgesel, mahalli özellikleri katar inanca. Eğer toplum açık
olsa, ibadet de açık olsa insanlar birbirlerinin ibadetlerini
görecek ve etkilencektir. Böyle olmayınca mahallilikler artar.
Farklı bölgelerde farklı motifler ve ritüeller bile girebilir.
Sözgelimi, doğal olarak içkinin bol olduğu bölgelerde, dem olarak
içki kullanılır ibadetlerde ve törenlerde. Ama biliyoruz ki
Dersim’de cem törenlerinde içki kullanılması hemen hemen yok
gibidir. Bu bakımdan bölgesel ritüel ve motif farklılıkları
sosyolojik bir olgudur. Kapalı olmakla ilgili bir olgudur.
Bir de Alevilik özellikle de Alevi-Kürt kimliği azınlık içerisinde
azınlık statüsünde bir kimliktir. Buna çok dikkat etmek lazım.
Azınlık içinde azınlık olan topluluklarda milliyet ve din olgusu
içiçe geçer ve ulusal kültürü de dini de son derece etkiler. Mesela
Yezidi Kürtler “Em e Ezidine” derler. Bunu derken aynı zamanda Kürt
kimliğine vurgu yapar. Çünkü onların gözünde Yezidilik ve Kürtlük
özdeştir. Bizim bölgede, Maraş bölgesinde, Alevilerin tamamına
yakını Kürttür. Dolayısıyla oradakiler “Em e Alevine” derken Kürt
olduklarını söylerler. Yani iki kimlik içiçe geçmiştir. Azınlık
içinde azınlık statüsünde olan tüm topluluklar için bu böyledir.
Nejat Birdoğan’ın “Alevilik İslamın tarihine dahildir, ama
ideolojisine dahil değildir” şeklinde bir tespiti var. Siz ne
düşünüyorsunuz bu konuda?
Ben İslam’ın tarihine de dahil olduğuna inanmıyorum, çünkü
İslamiyet’ten çok önceleri başlayan bir olaydır Alevilik. Alevi
adlandırması çok yenidir. 19. yüzyılın sonlarında literatüre yavaş
yavaş girmeye başlamıştır. Şöyle bir yanılgı da var. Geçmişte
Aleviyye-Aleviyyun olarak nitelendirilen unsurlar kesinlikle
Anadolu-Mezepotamya-Kürdistan Alevileri değildir. Onlar Ali
yandaşlığı yapan Arap Şiileri’dir. Alevilik İslamiyet’ten önce
başlar. Ama bir dönem İslamiyetle yaşamış diye İslamın tarihi içine
sokulamaz bence.
Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Aleviliği İslam’daki klasik iktidar
kavgasından bir ayrılma değil. Hilafet üzerinde yürütülen iktidar
kavgasından kopuş bugün diğer Arap ülkelerinde gördüğümüz
Şiilik’tir. Ve bunun eski literatürde adı Aleviyye, Aleviyyun’dur.
Ama Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Kızılbaşlığı ya da Aleviliği
bundan tamamen farklı bir süreçtir. İslamiyet’ten çok önceleri
başlar ve daha sonra İslamiyet’le buluşması dolayısıyla belli
etkileşimler yaşar, bazı motif ve sembolleri farklı bir içerikle
alır. Sözgelimi hiç anlaşılmayan hususlardan bir tanesi de bu
Allah-Muhammed-Ali olayıdır.
Bu olgudan yola çıkarak Aleviliğin Müslümanlık olduğu sanılır. Oysa
bu her bölgede aynı biçimde görünmez. Mesela bizim bölgemizde, İç
Toroslar’da, Allah-Ali-Hüseyin biçimindedir. Muhammed bu üçlemenin
dışına çıkartılmıştır.
Bu bir üçlemedir. Aslında bu üçleme aynen Hırıstiyanlık’taki
Baba-Oğul-Kutsal Ruh olgusu gibidir. Aynı şeyin Yezidilik’te, Ahle
Haq’ta ve Kakailik’te de versiyonları vardır. Ve Allah-Muhammed-Ali
denen şey bunun tümünün Ali olarak tanımlanması, Ali’nin Allah
olarak tanınması olgusudur. Bu üçte birlik, üçte birleme denen
olgudur. Bu anlaşılmıyor, bu yüzden de sanılıyor ki Muhammed’le kast
edilen peygamber Muhammed, Ali ile kast edilen Halife Ali, Allah da
gaybi Allah’tır. Oysa Aleviliğin özünde gaybi bir tanrı inancı
yoktur. Aleviliğin özünde bütün evrende mündemiç, gizil bir güç ve
onun insanın kişiliğinde dışarıya kendini vurumu vardır. Yani bir
bütün olarak tanrısal güç evrenin bünyesinde mündemiçtir. Bu aslında
diyalektik materyalizmle de çakışan bir olgudur. Bütün evrende
mündemiç bir güç; ve bu, en değerli varlık olan insanda kendini
gösterir.
İnsanlar arasında da belli kategoriler vardır. Ve bu güç en ço
İnsan-ı Kậmil’de kendini gösterir. Çünkü İnsan-ı Kậmil bu işin
sırrına ermiştir. Bu nedenle Gılgamış’ta da ifadesini bulan
“insanlar ölümcül tanrılardır, tanrılar ölümsüz insanlardır” kavramı
Alevilik için de geçerlidir aynen. Bundan dolayı İnsan-ı Kậmil
mertebesi diye bir mertebe konmuştur. Yani işin bilincine varmayan
insanla bu işin bilincine varan, iç devrimini yapmış, İnsan-ı Kậmil
mertebesine ulaşmış insan arasında fark vardır. Dolayısıyla oradaki
Ali motifi İnsan-ı Kậmil biçiminde görülen, yani tanrı-insan
kavramının bir sembolüdür. Ve o üçlemenin tümü de aslında Ali için
söz konusudur. Öte yandan Aleviler göksel bir tanrıya inanmadıkları
için ondan haber getirecek bir peygambere de inanmazlar. Alevilikte
peygamberlik olayı yoktur. Ayrıca Aleviler semavi denen kitapların
tümünü mahluk, yani yaratılmış, yazılmış kabul ederler. Bu husus
devletin gizli belgelerinde bile var. İlginçtir, Dersim bölgesinde
uzun süre kalmış olan Atatürk’ün danışmanı Hasan Reşit Tankut bile
bunu idrak ediyor ve söylüyor. Alevilerin kesinlikle dört kitabın
gökten geldiğine inanmadıklarını, bunları mahluk, yazılmış olarak
gördüklerini; Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in sözleri olarak
gördüklerini söyler Tankut. Şimdi böyle görünce onları kutsal kitap
olarak kabul etmek söz konusu olmayacağı gibi -başkalarının dinine
saygı göstermekle birlikte- kendilerini bu kitaplardan da sorumlu
görmezler Aleviler.
Alevilerin kitabı da, erkanı da, deyişi de, gulbangı da kendi dini
önderlerinin yarattığı ürünlerdir. Aleviler onunla ibadetlerini
yaparlar. Yoksa Kur’an, İncil veya Tevrat’la yapmazlar ibadetlerini.
Uçurumun İki Yakası: Şah-ı Merdan Ali ile Halife Ali
Bütün bu serüven içinde Ali’nin pozisyonu nedir?
Dinlerin hepsinde kutsal kişilikler vardır. Ayrıca dinlerin hepsini
bir korku ve vehim yaratmıştır. Böyle olduğu için, her dine mensup
insanlarda bir kurtarıcı beklentisi ve özlemi vardır. Bu yüzden
Aleviler Ali’yi kurtarıcı özlemine bir sembol yapıyor, sadece bir
isim olarak. Öte yandan bu tür heterodoks dinlerde, genellikle
bunlar ezildiği, baskılandığı için her zaman mazlumdan yana bir
tavır sözkonusudur. Ali’nin hakkı yendiği için, mazlumlar kampında
yer aldığı için de kendisine uygun bularak, kendi inancının, kendi
kültünün içine alıp sokuyor; gerek Ali’yi gerekse 12 İmamlar’ı,
gerekse Ehl-i Beyt olgusunu. Yani Hırıstiyanlık’ta İsa neyse
Alevilik’te Ali odur.
Şunu çok açık olarak söylüyorum, Aleviliğin yarattığı Ali kültü ile
Halife Ali, tabiri caiz ise, taban tabana zıttır. Aralarında çok
büyük uçurumlar vardır. Esas olay Alevilerin kurtarıcı özlemi ve
Ali’nin hakkının yenmiş olmasıdır.
Profesör İlhan Başgöz’ün bu Ali kültü ile ilgili çok güzel bir
belirlemesi var. Diyor ki: “Aslında İslam tarihinde geçen Halife Ali
ile Alevilerin inandıkları, taptıkları Ali arasında büyük bir fark
vardır. Halife Ali softa bir yaşam sürdü. Kadınlı erkekli semah
tutmaz, ibadet yapmazdı. İçki içmezdi. Saza hoş bakmazdı. Oysa
Aleviliğin yarattığı Ali kültü bunun tam zıddıdır.”
Ali İslamiyet’e hizmet etmiş, bu uğurda bir sürü insan kırmış, işte
“Allah’ın Arslanı” unvanına layık görülmüş... Bu, Aleviliğin
beklentisinin yarattığı bir olgu. Ondan dolayı diyorum Alevilik’teki
Ali kültü tamamen farklıdır diye. Yani o mazlumiyet öyle
hissediliyor. Mazlumu savunma inancı var ya, onun bir sembolü haline
getiriliyor. Ali, literatüre göre 10 defa evlenmiş, oğlu Hasan’sa 25
defa. Gel gör ki hiçbir Alevi bunu kabul etmez. Ali’nin adam
öldürdüğünü, insanları İslam’a çevirmek için katlettiğini kabul
etmez Alevi. O yüzden “Ali’nin elindeki aşk kılıcı, altındaki aşk
atıydı” der. Yani burada Alevi’nin görmek istediği bir Ali’den söz
ediyoruz.
Eşyanın Tabiatına Aykırı Bir İş: Alevilik = Şamanizm
Aleviliğin kökenine ilişkin iddialardan biri, onun Şamanizm’den
geldiğini ve Türklere – Türkmenlere has oldğunu söyler Bu iddianın
dayanağı nedir, nereden geliyor?
Hiç ilgisi yok. Öncelikle şunu söyleyeyim. Bugünkü resmi ideolojinin
temelleri İttihatçılar (İttihat ve Terakki Cemiyeti) döneminde
atılmıştır. Şöyle ilginç bir olay oluyor. 1912 Selanik Kongresi ile
birlikte, İTC’nin dolayısı ile Osmanlı’nın yönetimi bütünüyle Balkan
Türkleri’nin, yani Enver, Talat, Cemal paşaların eline geçince, daha
önce İttihatçılar’a destek olan unsurlar partiden ayrılıyorlar; Kürt
yurtseverleri de dahil. Bu partide kalan ve onlara iyice
yaklaşanlardan biri Ziya Gökalp oluyor. Gökalp daha önce Kürtlerle
ilgili gramer, alfabe, sözlük yazımına katkıda bulunduğu halde,
bunları bir yana bırakıp, İttihatçıların, Balkan Türkleri’nin
cephesinde yer alıyor. Onlar da Gökalp’i ödüllendirmek için, onu
Genel Merkez Hocalığı’na, yani Parti Başdanışmanlığı’na atıyorlar.
Şöyle ilginç bir olgu var. Eski kaynaklarda geçiyor bu. Sadrazam,
yani Başbakan Talat Paşa, Başdanışman Ziya Gökalp’i çağırıyor. Diyor
ki: “Ziya bey, şimdi bütünüyle partinin de devletin de yönetimi
bizim kucağımıza düştü. Tek söz ve karar sahibi olan biziz. Fakat
Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan bizim için adeta kapalı bir kutu. Bu
coğrafyalarda bir sürü halklar, etnik gruplar, dinler yaşıyor.
Dolayısıyla bizim kendi politik, parti anlayışımıza uygun projeler
üretmemiz lazım. Planlar hazırlamamız lazım.”
Nedir İTC’nin ideolojisi? Türkçülüktür. Yani tek tip toplum yaratma
anlayışıdır. Gökalp’e bu direktif veriliyor. Gökalp o zaman
İttihatçılar’ın önde gelen, eli kalem tutan adamlarını topluyor ve
bu direktifi onlara da iletiyor. Sonra bunlar oturup bir çalışmaya
giriyorlar. Bu çalışmada en önemli kimliklerle ilgili politikalar
üretilecek, raporlar hazırlanacak.
En önemli kimliklerden birisi Kürtler. Onlarla ilgili konuyu Arnavut
kökenli Naci İsmail’e veriyorlar. Ermeniler konusunu Esat Uras’a
veriyorlar. Kızılbaşlar, Aleviler, Bektaşiler konusunu Dağıstan’lı
bir Çerkes olan Baha Said’e veriyorlar.
Baha Said İttihatçı bir militan. Bu kişinin de yaptığı şey
Kızılbaşlığı ve Aleviliği, ki Alevilik söylemi çok yenidir, bir
bütün olarak Anadolu, Mezepotamya, Kürdistan Kızılbaşlığını
Bektaşilik kulvarının içine sokup, Bektaşiliği de Türk Müslümanlığı
biçiminde sunmaktır. Buna sonradan eklemlenen bir halka da Rusya’dan
kaçan Türkçülerden, profesörlük payesi verilmiş Abdülkadir İnan’dır.
Abdülkadir İnan Anadolu’daki Aleviliği bir Türk dini gibi,
Şamanizm’in bir devamı olarak sunar. Referanslarından biri Baha
Said’in 1927 yılında Türk Yurdu dergisinde çıkan makalesi, biri de
kendisidir. Bilimsel bir temeli yok yani. İnan, Anadolu Aleviliği’ni
Şamanizm’le başlatan bir kitap çıkardı, Tarihte ve Bugün Şamanizm
diye. Dolayısıyla Şamanizm’in referans olarak gösterilmesi tamamen
Abdülkadir İnan ile başlayan bir olay. Bundandır ki bu iddianın
gerçekle bir alakası yok.
Orta Asya’da çok önemli bir Sünni varlığı vardı. Ve bugün de hậlậ
öyledir. Şamanizm’den etkilenen göçebe unsurlar gelirlerken elbette
oradaki inançlardan, dinlerden birşeyler getirirler. Ama Anadolu
coğrafyasında daha önce yaşamış bir sürü din ve kültür var.
Bu coğrafya, Mezepotamya, adeta bütün dinlerin çıktığı bir yer. Bir
yığın uygarlığın gelip geçtiği bir coğrafya. Şimdi böyle bir
coğrafyayı, böyle bir kültür harmanını görmezden gelip, Aleviliği
Şamanizm’e indirgemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Son derece yanlış
bir görüş ve tezdir.
Yukarıda andığımız iddianın bir devamı olarak, dedelik ve
ocakların da Türklüğe has kurumlar olduğu söyleniyor...
Bakın Zerdüştilik’te de öyle din görevlileri var ki bunların işlevi,
misyonu aynen bizim pirlerinki gibi. Aralarında büyük benzerlikler
var. Kehanet ve keramet göstermeye varıncaya kadar. Zerdüştilik’le
Alevilik arasındaki gerek ritüeller gerekse felsefi açıdan
benzerlikleri bir tarafa bırakıyorum. Demek ki bu kurumların bir
önceli var. Yani bir dönüşüm, değişim, bir uyarlama söz konusu.
Yakın döneme gelince. İslamiyet bu coğrafyada egemen olmaya
başladıktan sonra, bir bakıyorsunuz mesela Dersim başta olmak üzere
ocaklara verilen bu hüccetlerin, icazetname adıyla verilen bu
belgelerin özellikle Selçuklular döneminde verilmiş olduğu görülüyor.
Çünkü Selçuklular İslamiyeti bu devletin resmi dini haline
getirmişler. Bu İslam dışı heterodoks inançları da hem saraya hem
İslamiyete yaklaştırmak istiyorlar. Böyle olunca Selçuklu geleneksel
olarak bölgede bu dini temsil eden, o topluma dini önderlik yapan
unsurları şartlı olarak tekrar görevlendiriyor. Bunlara şecere,
icazetname, hüccetname adıyla belgeler veriyor. Bunun bir şartı var:
O unsurlar geleneksel olarak temsil ettikleri topluluğun
temsiliyetini devam ettirecekler, ama bunu yaparken kesinlikle
saraya karşı durmayacaklar. Artı, olabildiğindce İslamiyete
yaklaştıracaklar kitleyi. Verdikleri bu şecereleri de kendileri
düzüyorlar. Bu dini önderlikleri İslamiyete yaklaştırmak amacıyla
onların bir zaafından, Ali kültü ve Ehl-i Beyt olgusundan
yararlanarak İslamiyete yamamaya çalışıyorlar. Aslında söz konusu
olan manevi bir zincirdir. Ama sanki bu bir soy zinciriymiş, soydan
belden gelme olgusunun bir devamıymış gibi algılıyorlar bu dini
önderler ve kitleye de öyle yansıtıyorlar. Daha çok söz ve karar
sahibi olmak amacıyla böyle bir misyona bürünüyorlar. Halbuki
Selçuklu’nun ve daha sonra Osmanlı’nın verdiği hüccetlerde
kastedilen bir manevi zincirdir. “Siz ehl-i beytten geliyorsunuz,
onun düşüncelerini temsil ediyorsunuz” demek istiyorlar. Bu da
dedelerin işine gelmiş. Yol evlatlığını bel evlatlığına
dönüştürdüler. Oysa ki bunun bel evlatlığı ile hiç alakası yok.
Yönetimin de temel amacı dediğim gibi, bu yolla onları İslamiyete ve
saraya yaklaştırmaktı. Çünkü bu hücceti aldığı halde saraya ters
düşen olursa o hüccet alınıyordu. Ve kendisine daha yakın gördüğü
bir aileye veriliyordu. Yani bu hüccetler kayıtsız şartsız alanda
kalacak bir belge değildi. Yavuz Sultan Selim Hilafeti aldıktan
sonra çeki düzen vermek istiyor bu unsurlara, Alevi Kızılbaş
zümrelerine. Bu hüccetleri yeni durumu göz önüne alarak, bunların
saraya yakınlıklarını, İslamiyete bakışlarını gözeterek yeniliyor.
Kim kafasına uyuyorsa onlara o hüccetler veriliyor.
Alevilerin etnik kimliği konusunda işi çok uç noktalara
götürenler var. Bunların başında da Cemal Şener geliyor. Şener,
bütün Alevilerin etnik olarak Türkmen olduğunu söylüyor. “Bu
topraklarda hiçbir Kürt Aleviliğe geçmemiştir” diyor...
Bakın, Cemal Şener’in söylediklerinin bilimsel, tarihsel ve
toplumsal gerçeklikle hiçbir alakası yok. İşin ilginç yanı, Şener’in
son 10 yıl içinde ilk söyledikleri ile sonrakiler taban tabana
zıttır. Sözgelimi Kürtlüğün, Türklüğün milliyet; Aleviliğin,
Sünniliğin ise din olduklarını, dolayısıyla bunların
karıştırılmaması gerektiğini daha önce söylediği halde, bugün
Aleviliği Türk Müslümanlığı biçiminde sunuyor. Bu iki boyutuyla
yanlış. Alevilik eşittir Türklük ya da Türkmenlik olamayacağı gibi,
Alevilik Müslümanlık da değil. Alevilik ister batıda ister doğuda
olsun, ortak temel ölçütlere sahiptir. Ortak temel doğrular ve temel
inançlar var. Ama farklılaşan ritüeller ve yorumlar da var. Bu,
onların ulusal kültürlerinin inançlarıyla emişmiş olmasıyla
ilgilidir. Sözgelimi güneşe karşı dua etme olayı Alevi Kürtler’de
yoğunken, Alevi Türkler’de, Türkmenler’de yoğun değil. Mesela
ziyaret olayı iki kesimde de var.
Kim resmi ideolojinin daha çok etkisinde kalmışsa onun Aleviliği
biraz daha yozlaşmıştır. Müslümanlığa kaymıştır onun Aleviliği.
Zaten Türk Alevileri kendilerini Türk-İslam Sentezi’nin Türklük
ayağında görüyorlar. Geriye kaldı İslamlık ayağı. Bir de bu
propagandaların etkisiyle yoğun bir kayış var Alevi Türklerde. Ama
Alevi Kürtler’de yok. O azınlık içinde azınlık statüsünden dolayı
yok böyle bir kayış. Onlar kimliklerini koruyorlar. Ama ne yazık ki
Alevi Türkler belli ölçüde iğfal edildiler. Bu, Türk-İslam
propagandasının o kitle (Alevi Türkler) üzerindeki etkisiyle izah
edilir.
Bu noktada ilginç bir şey daha söyleyeyim. Özellikle Hilafet
kaldırıldıktan sonra sözde laiklik getirildi, Diyanet İşleri
Başkanlığı kuruldu. Mustafa Kemal, geçmişi İttihatçı olduğu için,
özellikle 1925’ten itibaren gerçek kimliğini ortaya koyan
uygulamalara yöneliyor. Bunlardan bir tanesi dinle ilgilidir. Şimdi
Alevilere, Bektaşilere ya da diğer şafi Kürt tarikatlerine ilişkin
dergahlar, tekkeler, zaviyeler kapatılırken cami kapatılmadı. O
dönem Mustafa Kemal’in tek tip toplum, tek tip din –hanefi
Müslümanlığı- yaratmak amacıyla yaptığı bir girişim var. Diyaneti
görevlendiriyor. Müslümanların kutsal kitabı Arapça. Herkesin Arapça
okuması ve anlaması mümkün değil. İnsanlar nereden anlarlar kutsal
kitabı? Tefsirlerden anlarlar. Dolayısıyla M. Kemal’in ilk el attığı
işlerden biri, Kur’an’ı tefsir ettirmedir. Yani Kur’an hem
çevirilecek hem yorumlanacak. Yalnız bunu yaparken, ilginçtir,
Diyanet’e şu direktifi veriyor. Diyor ki: “Kur’an’ı tez elden tefsir
ettireceksiniz, ne kadar para gerekiyorsa verilecek. Fakat bu
tefsirde ehl-i sünnet dışındaki inançlara, öğretilere yer
verilmeyecektir. Hanefilik dışındaki diğer sünni mezheplerin
görüşlerine de yer verilmeyecek.” Ve “Kur’an” diyor “Türk-İslam
geleneği göz önüne alınarak yorumlansın.” Elimizde belge olarak var;
bu konuda Diyanet’e 7 maddelik bir direktif veriyor. Diyanet de
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazar ile sözleşme yapıyor. Diyor ki Diyanet
Yazar’a: “Cumhurbaşkanının isteği budur, biz bunları 7 maddelik bir
sözleşme haline getirdik. Bu sözleşmeyi imzalayacak ve Kur’an’ı buna
göre tefsir edeceksin.” Yazar da bu sözleşmeye göre tefsir ediyor.
|
Me di vê belavokê de
çareserîya pirsa kurd û Kurdîstanê danîye ber çavan. Em bang û gazî li
kes, sazî, rêxistin, rewşenbîr, tezgeh û tendensên sîyasî, demokrat û
humanîst dikin ko piştgirîya banga me bikin.
Berdewam>>>
|