Toplumsallığın kök hücresi ve
uygarlığın başlatıcısı Mezopotamya’da din,
devlet, iktidar ve toplum olguları o kadar
iç içe geçmiştir ki günümüzde bu yönlü
katmerleşmiş sorunları çözmek hayli zordur.
Temel çelişkilerden biri doğal olan ile
başkalaşan ya da yapaylaşan arasındadır.
İnsanlığın ilk doğal inanışı sonradan Sümer
zigguratlarında nasıl ki iktidara ve
siyasete alet edilip başkalaştırılmışsa çok
sonradan gelişen tek tanrılı dinler de aynı
akıbete uğramıştır. Tarihte egemenler din
ile devleti ya da din ile siyaseti - bazen
ayrı ellerde bazen tek elde olsa da – hep iç
içe yürütmüşlerdir ve ikisi buluştuğu anda
ortaya çıkan gerçeklik hep kan, acı, vahşet
ve sefalet olmuştur. Ortadoğu’nun en eski
toplumlarından Kürtler, belki de en fazla bu
sözünü ettiğimiz tarihi olgunun acısını
yaşayan halklardan biridir. Bu yazımızda,
egemenlerin Kürtler üzerinde genelde siyasal
İslam’ı özelde de Nakşî tarikatını nasıl
kullandıklarını ele almaya
çalışacağız.İslamiyet’in Kürdistan’a
GirişiHürmüzgah ruman / atiran kujan / hosan
şarave gewre gewrekan / zorkeri Ereb kirdine
xabûr / gihane pale peşe Şarizor / jin û
kenikan ve dîl beşinan /…(Hürmüzgahlar viran
oldu / ateşler söndü / büyük büyükler
saklandılar / zorba Araplar viran ettiler /
Şarezûr’a kadar ulaştılar / kadın ve kızları
esir aldılar /…) (Edhem Xemgin, Kürdistan’da
Dini İnançlar ve Etkileri, İstanbul, 1992)Yukarıdaki
dizeler, Halife Ömer zamanında Arap
ordularının Kürdistan’a girişleriyle beraber
yaşanan katliamları betimleyen ve o dönem
yazılmış bir Kürtçe şiirden alınma. Zerdüşt
inancına sahip Kürtler ve Farslar ilkin
büyük direnişler ortaya koydular. 639 – 644
yılları arasında ayaklanmalar yaşandı.
Sonrasında bu ayaklanmalar on yıllarca ve
adeta her fırsatında tekrar tekrar yaşandı.
Ayaklanmaları bastıran dönemin egemenleri bu
sefer de Kürtlerin Müslümanlığını beğenmez
oldular. Onlar hakkında çeşitli rivayetler
geliştirip güya aşağıladılar. Kürtlerin “cin
taifesi”nden olduğu, Müslümanlıklarının
“sahte” olduğu yolunda söylemler
geliştirdiler. Netice itibariyle Kürtler
zaman içerisinde büyük çoğunlukla Müslüman
oldular ve yine çoğunlukla Sünniliğin Şafii
mezhebine girdiler. Bu yönüyle çoğunlukla
Hanefi mezhebinden olan Türk ve Araplardan
ayrıştılar. Az bir kesim Kürt ise Şiilik
mezhebine girdi. Zerdüştilik ise yoğun
baskılar sonucu farklı görünümler altında (Êzdilik,
Kızılbaşlık, Alevilik ve diğer Batini diye
adlandırılan inançlar) ve yoğun baskıdan
dolayı içe kapalı ve gizlilik koşullarında
kendisini sürdürmeye çalıştı.Arap
ordularının 7. ve Türklerin 11. yüzyılda
Kürdistan’a girişleri, Kürtlerin bugüne dek
süren “kader” lerinin temel taşlarını döşedi.
Daha çok doğal dağ toplumu olan Kürtler;
devlet, iktidar ve egemenlik işlerini fazla
beceremediler. Onlar kurulan devletlerin
siyasi ve yönetsel alanından çok kültürel,
ekonomik ve askeri alanlarında etkinlik
gösterdiler. Aslında Med ve Pers
imparatorluklarından beri bu böyledir. Med
devletinin yıkılmasından sonra kurulan Pers
devletinin ekonomik, askeri ve kültürel
hayatına damgasını vuran yine Medler’di.
İslamiyet’ten sonra Kürt orijinli
hanedanların yönettiği sadece iki tane İslam
devleti görüyoruz. Bunlar Mervani (985 –
1085) ve Selahaddin Eyyübi önderliğindeki
Eyyübi devletiydi (1174 – 1524). Bunların
dışında Kürtlerin daha çok devlet ve
imparatorluk çatısı altında mirlik ve
beylikler halinde kaldığını görüyoruz.
Mirlikler siyasi erkin yanı sıra dini,
kültürel, ekonomik ve askeri tüm yapı, unsur
ve kişilikleri de bünyesine almıştı. Örneğin
Mirlerin yanı başında onların koruyuculuğu
altında olan geniş bir kültür, sanat (sazbend,
dengbêj, çîrokbêj, govendger vs.), zanaat (yapı
ustası ve her türlü el işi ustaları) ve din
(şeyh, seyyid, mela) camiası mevcuttu.19
Yüzyıl Kürdistan’ı: Serhildan, Katliam ve
NakşîlikBu durum çoğunlukla Osmanlı
hâkimiyetinde yaşayan Kürt mirlikleri
açısından 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar
sürdü. Bu dönemde Osmanlı devleti iyice
zayıflayıp daha fazla asker ve vergiye
ihtiyaç duyunca yönünü, elinde kalan temel
“rezerv” alanlarından özerk durumdaki ve
varlıklı sayılabilecek Kürdistan’a ve
buradaki mirliklere döndü. Onlardan daha
fazla asker ve vergi talep etmenin yanı sıra
özerklik ve yetki durumlarını da
sınırlandırma ve kısma faaliyetine girişti.
Bu durum doğal olarak direniş ve
ayaklanmalarla karşılık buldu. Ancak yaşanan
savaşlardan Kürt mirleri yenilgiyle çıktılar.
Bundan sonra Kürdistan’da siyasi, sosyal,
kültürel, ekonomik ve dini alanda önemli
değişim ve dönüşüm süreçlerinin başladığına
tanıklık etmekteyiz. Siyasi otorite olan
mirlikler zayıflayıp geri plana düşünce
gizli güç ve derinden iktidar hevesinde olan
dini alimler hemen ön plana çıktılar.
Aslında tarih boyunca da tüm coğrafyalarda
siyasi ve dini otorite hep çelişki ve
çatışma içerisinde olmuşlardır. Kürdistan’da
da sözünü ettiğimiz bu dönemde hem dini hem
de siyasi otoriteyi yüklenen şeyhler
toplumda esas söz sahibi
oldular.Kürdistan’daki bu dönüşüm tarikat
yapılanmasını da değiştirmiştir. Önceleri
Mirliklerin koruyuculuğu altındaki Kadirilik
geri plana düşmüş, Nakşibendîlik ise hızla
hakim duruma gelmiştir. Kadirilik, adını
kurucusu Abdülkadir Geylani’den (1077 –
1166) almıştır. Bu tarikatın Kürdistan’da
yaygınlaşması 1300’lü yıllarda olmuştur.
Sonradan Nakşî tarikatına geçen Şemdinan’ın
ünlü Nehri şeyhleri Geylani’nin soyundan
geldiğini ileri sürerler. Öte taraftan
Kürtler arasında nam salmış ünlü
evliyalardan Veysel Karani, klasik dönem
şairlerinden Melayê Cizîrî ile Güney
Kürdistan’daki Talabani ve Berzenci aileleri
Kadiri tarikatına mensupturlar.Kürdistan’da
Bir Dönüm Noktası: Nakşî/Halidiye
DoğuyorNakşibendi tarikatı ise Orta Asya’nın
merkezi şehirlerinden Buhara’da Bahaeddin
Nakşibend (1318 – 1389) tarafından
kurulmuştur. Bu tarikatın Halidiye kolu 19.
yüzyılın ilk çeyreğinde Diyaeddin Xalid El
Bağdadi adlı bir Kürt tarafından meydana
getirilmiştir. Caf aşiretinden olan ve
Mevlana Xalid olarak da bilinen bu kişi,
1778’de Süleymaniye merkezli Baban beyliğine
bağlı Karadağ’da doğdu. Kadirilik tarikatına
girdi ve dönemin önde gelen hocalarından
dersler aldı. 1808’de Hindistan’a gitti.
Burada gerek Nakşibendi tarikatını gerekse
bölgenin diğer inanç ve dinlerini daha iyi
tanıdı. 1811 yılında Kürdistan’a dönüşünde
hızla Nakşiliğin örgütlemesine başladı.
Kadiriler ile çatıştı. Birçok yeri
dolaştıktan sonra o dönemin stratejik
merkezlerinden Şam’da açtığı medrese ile
halifelerini eğitmeye başladı. Irak, Suriye,
Mısır ve Kürdistan’da etkili oldu.
Yetiştirdiği 11 halifesini Irak, Filistin,
Hicaz, Anadolu ve Kürdistan’a göndererek
kısa sürede tam bir örgütlenme ağı
geliştirdi. Bu süreçte Nakşibendi
tarikatının kendi adını alan Halidiye kolu
iyice şekillenmeye başladı ve günümüze dek
sürecek bir dalga halini aldı. Elbette bu
başarı ve yayılım dönemin siyasi denge ve
hesaplarıyla birebir ilintilidir. Bunlara
geçmeden önce kısaca Nakşiliğe ve Kadirilik
ile olan farklılığına değinmek
gerekir.XXXXNakşibendilik tasavvuf
kurallarını esas alan ama kendine özgü
yanları da olan bir tarikattır. Temel
yaklaşımı “her insan mutlaka bir mürşide
bağlanmalıdır” biçimindedir. Bu mürşid ise
tarikat şeyhidir. Bu öylesine temel ve
zorunlu hale getirilmiştir ki, tarikatta
“Şeyhi olmayanın kılavuzu şeytandır”
denilmiştir. Şeyhe bağlanmanın pratik
tedbirleri de geliştirilmiştir. “Rabıta”
denen yoğunlaşma ve konsantrasyon
seanslarıyla müritler, şeyhlerine
yakınlaşmaya çalışırlar.Sözü edilen iki
tarikat arasında önemli farklar vardır.
Kadirilikte sadece “tekke” denen tarikat
mekânları vardır. Müritler genelde okumamış,
gezgin ve geçimlerini halktan sağlayan
dervişlerden oluşuyor. Dolayısıyla fazla
itibar sahibi değiller. Tarikat daha çok
şehirlerde siyasi otoritenin gölgesinde
kalmıştır. Nakşibendîlik ise tam tersine
aristokrat ve varlıklı ailelere dayandı.
Tekke ve medreseleri birleştirerek öz
kaynaklarını yarattı ve nispeten bağımsız
bir duruş sahibi oldu. Dervişvari duruşun
yerini seçkin mürit ve halife duruşu aldı.
Kadiriler sadece din işleriyle meşgul
olurken Nakşîler dinin yanında siyasi bir
otorite de oldular.Özellikle 19. yüzyılda
Kürdistan’da kurumsal otoriteleri yıkılan
mir ve beylerden boşalan yeri manevi
otoritelerine dayanarak dolduran Nakşî/Halidi
şeyhler, dini-manevi fonksiyonlarının
yanında aşiretler arası anlaşmazlık ve
çatışmaları çözmek, sosyal ve ekonomik
yaşamı düzenlemek ve egemen devletlerle olan
ilişkiler gibi önceki süreçte mirlerin
gördüğü fonksiyonları da üstlenmişlerdir.
Dolayısıyla şeyhler dinsel bir kişilikten
daha çok politik-askeri kişilikler olarak
sivrilmeye başlamışlardır.1820’lerden
itibaren Halidiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun
kalbi İstanbul’da da hızla gelişme kaydeder.
Zamanın devlet adamları bundan endişeye
düşer ve bir gece tarikatın tüm
taraftarlarını toplatarak Sivas ve Bağdat’a
sürgüne gönderirler. Fakat bir gün
Bağdat’tan gelen bir rapor Osmanlı –
Halidiye çatışmasının rotasını değiştirir.
Daha doğrusu sıkı bir ittifakın önünü açar.
Bağdat valisi Said Paşa, kendinden önceki
vali Mahmut Paşa tarafından tarikata ilişkin
hazırlanan raporu İstanbul’daki saraya
ulaştırmıştır. Raporda Osmanlı’yı tehdit
etmeye başlayan Arabistan çıkışlı Vehhabi
Hareketine karşı Nakşî /Halidiye tarikatının
kullanılması önerilmektedir (Vehhabi
Hareketi, 18. yüzyılın ikinci yarısında,
Arap yarımadasında ortaya çıkmıştır. Bu
hareket feodal İslam’ın sorunlar karşısında
yaşadığı yetersizliği aşmaya çalışan ve bu
noktada “İslam’ın ilk halinden uzaklaşan
hareketlere” tepki hareketi biçiminde ortaya
çıkmıştır. Şahısların aşırı derecede
kutsallaştırılması, bunlardan medet umulması,
zikir ve rabıta gibi ibadet biçimlerinin
yaygınlık kazanmasıyla türbe ve tekke gibi
mekanlar, Vehhabi Hareketinin karşı çıktığı
ve varlığını gerekçelendirdiği hususlardır.
Bu hareket sonradan Arap ulusçuluğuna da
zemin hazırlamıştır) Bu öneri, zor durumda
olan Osmanlı yönetimine bir ilaç gibi
ulaşmıştır. Bundan sonra tarikata her türlü
destek sunulmuştur. Bunun sonucu olarak da
Vehhabilik yaklaşık 50 yıl Suriye ve Irak
gibi Arap ülkelerinde gelişme sağlayamamış
ve on yıllarca sürecek bir Nakşi – Vehhabi
çatışması ortaya çıkmıştır. Bu çatışma
günümüzde de sürmektedir.Kürtleri
İçselleştirmenin Fikir Babası ve Pratisyeni:
AbdülhamitNakşi tarikatını en etkili ve çok
amaçlı kullanan kişi ise Osmanlı padişahı II.
Abdülhamit’tir. Abdülhamit bu tarikatı tam
bir silah gibi hem gelişen özgürlükçü Kürt
hareketlerine karşı hem de Osmanlı’yı tehdit
eden iç ve dış etkenlere karşı kullanmıştır.
1876 yılında tahta geldikten hemen sonra
Kürt milislerden oluşturduğu ve kendi adını
verdiği “Hamidiye Alayları” nın temel
ideolojik zemini Nakşibendîliktir (tarihçiler
Hamidiye alaylarının ünlü ve acımasız Kürt
paşalarının, Nakşi şeyhlerinden çok
korktuklarını ve onlara biat ettiklerini
aktarmaktadırlar. Örneğin Şeyh Ziyaeddin’in
müritleri arasında Hamidiye Alaylarının Kürt
paşaları da mevcuttur). Nakşi ideolojisiyle
birer katile dönüştürülen bu milisler hem
gelişen Kürt ayaklanmalarına hem de
ayaklanan Süryani ve Ermenilere
saldırtılmıştır. Bu milis ordusu Rus
savaşlarında da kullanılmıştır.
Abdülhamit’in Kürt politikası son derece
vurucudur. Devşirme, içe çekme,
içselleştirme, eritme ve din politikasıyla
özünden uzaklaştırma gibi tüm yöntemleri
uygulayan bu padişah kendisinden sonraki –
başta Mustafa Kemal olmak üzere – birçok
Türk devlet adamına da ilham kaynağı
olmuştur. (Abdülhamit, Nakşi şeyhi
Ubeydullah’ı –ki ilk milliyetçi Kürt
ayaklanmasının önderidir – İran’a
yönlendirmiştir. Kendisine yöneldiğinde ise
tutuklayıp sürgüne göndermiş, sonradan
torunu Seyit Abdülkadir’e ise ayan meclisi
üyeliği vermiştir. ) Öyle ki uyguladığı
politikalarla gerçekten de içselleştirdiği
ve devşirdiği Kürtlerden tam bir gönüllü
köle alayları oluşturmuş ve aynı alaylar ona
“Bavê Kurdan (Kürtlerin babası)” demiştir.
Aynı mirası sürdüren Mustafa Kemal’e de aynı
tarzda aynı sıfat verilmiştir. PKK’ye karşı
çıkarılan köy koruculuğu aynı politikanın
devamıdır. Günümüzde de AKP aynı
politikaların güncel versiyonunu Kürtler
üzerinde uygulamaktadır. Recep Tayip Erdoğan
şimdiden Kürtlerden kendi “Recebiye Alayları”
nı oluşturmuş durumdadır. Hepsinde de yoğun
uyuşturucu özelliği olan mistik tasavvufi
öğelerle dolu tarikatlar
kullanılmıştırBurada ilginç bir nokta da
şudur: Arap Vehhabi Hareketi, İslamiyet’in
tasavvufa alet edilmesine karşı çıkarak Arap
ulusçuluğunun temelini attı. Oysa aynı
dönemde Kürtler, Nakşîlikle ile
uyuşturularak doğal toplum özellikleri ile
uluslaşma çabalarından uzaklaştırıldılar. Bu
dönemde direnen sadece Kürt dili olmuştur.
Medreselerde varlığını sürdürse de Kürtlerin
varlığının temeli olan Kürtçe’ye de
Cumhuriyet döneminde yasak
getirilmiştir.Nakşicilik zamanla
Kürdistan’da kök salmış, aşiretler üstü bir
yapı haline gelmiş ve siyasal, toplumsal ve
ekonomik gücü eline geçirmiştir. Bu yapı
aynı zamanda kastlaşmıştır. Evlilikler
sadece şeyh aileleri arasında yapılırdı.
Yine bunların geniş toprakları, büyük ve
geniş evleriyle hizmetkarları vardı.
Varlıklı olmalarına rağmen toplumdan
kendilerine süreklileşen bir tarzda akan
büyük miktarda maddiyat vardı. Özcesi toplum
üzerinde kurdukları sömürü çarkı boyuna
dönmekteydi. 20. yüzyılın en etkili Kürt
şairlerinden Cegerxwîn bir şiirinin
dörtlüğünde bu şeyhleri şöyle
betimlemektedir:Serî dikir gulav û misk û
emberDigot nûr e kero ma tu çi zanîBi wan
xapan dixwarin xwarinên xweşŞêx û melayê vî
zemanîDörtlüğün öyküsü şöyledir:
Kürdistan’da söz konusu şeyhlerin evleri
genelde iki katlı ve yüksekti. Bu tür evler
enderdi. Şeyh işi olup da evin dışına
çıktığında önce bir güzel temizlenir,
bembeyaz elbiselerini giyer, sakalının
bakımını yaptırır ve din adamlarının
kullandığı kokulardan misk u emberi
sürünürlerdi. Şeyh bu halde bütün
ihtişamıyla yukarıdan indiğinde aşağıda onu
bekleyen xulamı ya da hizmetkarı bu görünüm
ve baş döndüren koku karşısında hayranlıkla
dehşet duygularını bir anda yaşar ve şeyhe
bunun sebebini sormadan edemezdi. Şeyhin
cevabı çarpıcıdır: “Bu Allah’ın nurudur eşek,
sen ne anlarsın.” Cegerxwîn üçüncü ve
dördüncü dize de bu tavrı şöyle yorumluyor:Bu
hilelerle yiyorlardı güzel
yemekleriZamanımızın şeyh ve
mollalarıKurulan medreseler ise tarikatın
kendisini yeniden üretim yeriydi.
Kürdistan’daki en önemli ve tarihi medrese
Norşin medresesiydi. Birçok Nakşi şeyhi
buradan icazet almıştır.Kürdistan’ın Nakşi
HaritasıKürdistan’da en üst hiyerarşide ise
şu Nakşi aristokrat aileleri bulunmaktaydı:
Arvasiler, Saadetê Nehriler, Norşinler, Şeyh
Fethullah El Warkanisi, Zokaydlar,
Hazneliler, Karaköylü Şeyh Mahmud,
Taşkesenliler… Öte yandan Güney Kürdistan’da
Barzaniler ilk kez Abdurrahman Barzani (Tacettin)
ile Nakşi tarikatına geçerler. Bunlar
icazetlerini Nehri şeyhlerinden alırlar.
Bunun yanı sıra dini amaçların yanında ilk
kez bağımsız Kürdistan hedefiyle ayaklanan
Şeyh Ubeydullah ve 1925 yılında TC’ye karşı
isyan başlatan Şeyh Sait de Nakşidirler.
Günümüzün inkarcı Kürt düşmanı ANAP eski
milletvekillerinden Kamran İnan’ın dedesi
Seyyid Ali de (Arvasi aristokrasisinden
Nakşibendi Sebgetullah’ın torunu) 1913
yılında Bitlis’te, İttihat ve Terakki
yönetimine karşı Kürt ayaklanması
başlatmıştır. 1880–1925 yılları arasında
ortaya çıkan Kürt isyanlarından biri hariç (Kadiri
olan Şeyh Mahmut Berzenci) diğerleri
Nakşibendi tarikatı şeyhlerinin liderliğinde
pratikleşmiştir. Madalyonun bir yüzü böyle
olsa da öte yüzünde işbirlikçilik vardır.
Cizira Botan’da Şeyh Xalid Ciziri ünlü bir
Nakşi şeyhidir. Mevlana Xalid’in ilk
halifelerindendir. Öğrencilerinden Şeyh
Seyda devlet işbirlikçisidir. Êzdi ve
Süryanilere saldırıları örgütleyip
yağmacılık yaptırmıştır. Şeyh Ziyaeddin
(1913 yılındaki Bitlis Kürt ayaklanmasına
katılmadığı için devlete sadakatinden dolayı
kendisine 5. rütbeden Mecidiye nişanı
verilmiştir), Şeyh Bahaeddin (Güney
Kürdistan), Şeyh Celaleddin (Bayazıt), Şeyh
Selahaddin (isyanlara karşı Kemalistlerin
yanında yer aldı, Demokrat parti saflarında
aktifti, oğulları Adalet parti saflarında da
yer aldı) ve Şeyh Muhammed Selim
işbirlikçidirler. (Faik Bulut, İslamcı
Örgütler-2, 1997)Mustafa Kemal Nakşi
Şeyhlerin Önce Elini Öpüyor Sonra Onları
SindiriyorTürkiye Cumhuriyetinin
kurulmasıyla beraber Nakşilik ve Siyasal
İslam devletten uzak tutuldu. Mustafa
Kemal’in “inkılap” adı altında
gerçekleştirdiği birçok müdahale bu yönlüydü.
Aslında M.Kemal Nakşi şeyhlerin gücünü
biliyordu. Zaten Anadolu ve Kürdistan’ı
işgal eden devletlerle savaşı başlatmadan
önce ilkin Kürdistan’a gelmiş ve Nakşi
şeyhlerin elini öpmüştür. Ancak sonradan
Şeyh Sait isyanını gerekçe göstererek
hepsini sindirmiştir. Bu dönemde kurulan
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile
sonrasındaki Serbest Cumhuriyet Fırkası
Nakşiler ve siyasal İslam için örgütlenme
yerleri olunca kısa sürede kapatılmışlardır.
Şeyhlerin bir kısmı Kemalist sistemle
işbirliğine girerken diğerleri sessizliğe
gömülerek günün birinde gelebilecek fırsatı
kolladılar. Bu durum İkinci Paylaşım Savaşı
sonuna kadar sürmüştür. İkinci Paylaşım
Savaşı’ndan hemen sonra “çok partili yaşama
geçiş” bağlamında CHP’den ayrılan bir kesim
Demokrat Parti’yi (DP) kurmuştur. Bu parti
kısa sürede cumhuriyetin uygulamalarından
rahatsız olan, kuruluşuyla statüleri
sarsılan, çıkarları bozulan çevrelerin (eskinin
ayan, tüccar, eşraf, ağa, aşiret reisi, şeyh
vb.) ve elbette siyasal İslamcıların
buluştuğu bir odağa dönüştü. Bunlar her
şeyden önce ordu ve bürokrasinin kurduğu
mutlak tahakkümden kurtulmak istiyorlardı.
Bunun sonucu olarak Nakşibendi şeyhleri de
yeniden ilgi odağı oldu. Kürdistan’daki
egemen yapıyı oluşturan bu şeyhler, aşiret
reisleri ve toprak ağalarının çoğunluğu
DP’yi destekledi. DP de Kürdistan’da sadece
bu kesime dayandı. Aslında bu devletin ve
ordunun da işine geliyordu. Çünkü bu sayede
Kürtler devlet – ağa – şeyh işbirliğinde
gerçekleşen üçlü kapanda ve sömürü çarkında
kalarak ulusal bilinçten ve özgürlük
fikrinden uzak kalacak ve sorun
çıkarmayacaktı. Bu Kürde dayatılan vahşi bir
sistemdi. 1946 seçimlerinde önü alınan DP,
1950 seçimlerinde büyük bir oy farkıyla
birinci parti olarak çıktı.Bu çevreler
bundan sonra çeşitli biçimlerde başta siyasi
partiler olmak üzere medya, dernek, vakıf ve
diğer oluşumlar aracılığıyla örgütlenip
kadrolaştılar. Ucuz kredi ve ihale gibi
olanaklarla ekonomik anlamda bir gelişim
kaydettiler. Bu 1950–70 arası küçük ve orta
ölçekli işletmecilik şeklinde seyrederken;
1970–80 arasında orta ölçekli ve yer yer de
büyük ölçekli işletmelere dönüşmüş, 1980
sonrası ise her bakımdan tekelleşmenin
yaşandığı, İslamcı sermayenin ortaya çıktığı
bir dönem olmuştur. Bu sermaye sahipleri
“Anadolu Kaplanları” olarak nitelendirildi.
DP’den sonra aynı geleneğin temsilcisi
Adalet Partisi’ni destekleyen bu kesimini
1970’lere kadar siyasete katılımları sağ
partileri destekleme biçiminde olurken,
‘70’lerden sonra Nakşibendi tarikatının
İskender Paşa dergahı şeyhi Esat Coşan’ın
teşvikiyle önce Milli Nizam Partisi (MNP),
sonra Milli Selamet Partisi (MSP) ve ardılı
olan siyasi partilerle kendi siyasal kurum
ve geleneklerini yaratmaya yöneldiler.1960
yılında gerçekleşen askeri darbe ve ardından
başta başbakan Adnan Menderes olmak üzere
gerçekleştirilen idamlar Kemalist
oligarşinin DP şahsında bu çevrelere vurduğu
bir darbe oldu. Bununla siyasal İslam’a ve
Nakşiliğe ayağını denk alması mesajı
veriliyordu. Öyle de yaptılar. Fakat daha
sinsice ve köylü kurnazlığıyla
takkiyeciliğin tüm hünerlerini sergileyerek
rantla ilgili hedeflerini sürdürdüler. Bu
sefer daha fazla milliyetçi, devletçi ve
hatta cumhuriyetçi bir literatür ve
yaranmacı bir tarzla devlete yaklaştılar.
Devrimci - sosyalist hareket ve örgütlere
karşı başta ajanlık ve tetikçilik olmak
üzere her türlü faaliyette bulundular. Aynı
faaliyeti 1970’lerde gelişmeye başlayan Kürt
Özgürlük Hareketi’ne karşı da yaptılar.
Amaçları ordu ve bürokrasiye yaranarak
ranttan pay kapmaktı. Bu çakal ve sırtlan
duruşuydu. Sonraki süreçlerde de ordu bu
kesimleri hep “irtica” ve “laiklik
düşmanlığı” argümanlarıyla barajladı. Fakat
onlar bin bir kurnazlık ve manevrayla halkın
desteğini de arkasına alarak rantın peşini
bırakmadılar. 1980 darbesi sonrası hükümete
gelen ANAP ve onun genel başkanı Nakşici
Turgut Özal’ın liberal açılımları bu
çevreler için holdingleşmelere giden yolu
açtı. 1990’lı yılların ortalarında Refah
Partisiyle iktidara gelen bu kesim bir kez
daha orduyu harekete geçirdi. Bu seferki
darbe daha incelikliydi. 28 Şubat 1997
yılındaki asker muhtırasıyla Refahçılar
arkalarına dahi bakmadan hükümetten
ayrıldılar. Fakat 11 Eylül 2001 tarihinde
iki binaya uçaklar çarptı ve eski deyimle
gün oldu, devran döndü. Aynı yıl AKP adıyla
bir parti kuruldu. Ama buna geçmeden önce
derinlerde olan bir gerçekliğe değinmeden
geçmek gerçekliği es geçmek olacaktır. Bu
Fetullah Gülen ve Nurculuktur.Duygusal Ve
Mistik Fırtınanın Puslu Havasında Dönen
Dolar Çarkı: Fetullah GülenFetullah Gülen ve
cemaati gerçekliğine değinmeden önce bu
cemaatin kendine fikir babası olarak seçtiği
Said-i Kurdi’yi ele almak gerekir:Önceleri
Said-i Kurdi olarak da bilinen Nursi, 1873
yılında Bitlis’in Hizan ilçesi Nurs köyünde
doğmuştur. Said-i Nursi adı, Türk müritleri
tarafından verilmiştir. Norşin Medresesinde
okumuştur. 19. yüzyılın sonlarında Kürtçe
gazetelerde yazı yazmış ve Sultan
Abdülhamit’e Kürdistan’da bir İslam
Üniversitesi kurulması konusunda dilekçe
vermiştir. Bu dönemlerde İttihat ve Terakki
liderliğiyle de ilişkilenmiştir. 31 Mart
vakası denen dinci ayaklanmaya katılmış,
padişahın emriyle kurulan istihbarat örgütü
Teşkilat – ı Mahsusa kadrosunda yer almıştır.
Said-i Nursi bu süreçten sonra ve özellikle
1920’li yıllarda Kürtlük davasına mesafeli
durur ve Kemalistlerle ilişki kurar. Şeyh
Sait ayaklanmasına katılmaz. Sonradan
Kemalist yönetimle de arası açılır ve 25 yıl
süren bir sürgün hayatı yaşar. “Nur
risaleleri” adıyla bilinen dini eserlerini
de esas olarak bu sürgün hayatı boyunca
yazar. Kore savaşına müritlerini gönderir ve
1957 yılında Demokrat Partiyi destekler.Said
– i Nursi’nin ardıllarından Fetullah Gülen
1942 Erzurum doğumludur. Aslen Bitlis /
Ahlat doğumlu olduğu da belirtilir.
Erzurum’da faşist “Komünizmle Mücadele
Derneği”ni kurmuştur. Daha sonra dinci
faaliyetlerden ötürü zaman zaman
yargılanmışsa da affedilmiştir. Özelikle
1980’lerden sonra şirket, dernek, vakıf,
yurt, özel okul, dershane, gençlik kampları,
dergi, tv, gazete vb araçlar yoluyla
devletin tüm kurumlarında ve her kademesinde
hızla örgütlenmiştir. Çalışma tarzı
Masonlarınkine benzer ve istihbaridir.
Görünürde dini bütün, masum ve namazında
niyazında olan, camilerde verdiği vaazlarda
yoğun bir mistik atmosfer ve duygu yoğunluğu
oluşturabilen Fetullah Gülen gerçekliği
derinlerde bambaşkadır. Din ve ticareti
“harika” denebilecek bir tarzda
sentezleyebilen, bunu aynı derecede
örgütlenme ağlarına kavuşturabilen Gülen,
zamanla Kemalist oligarşinin kabusu haline
gelmiştir. Devletin tüm kurumlarında ve
başta da ordu ve emniyet içerisinde
örgütlüdür. Ordu her sene gerçekleştirdiği
Yüksek Askeri Şura’larında onlarca
Fetullahçı’yı ihraç etmektedir. Zaman
gazetesi (en fazla tirajı olan gazetelerden),
Aksiyon ve Sızıntı dergileri, İngilizce
çıkan Today’s Zaman, Samanyolu TV, Burç FM
ve daha pek çok yayın organlarıyla medyayı
çok etkili bir biçimde kullanmaktadır.
“Kimse Var mı Yardım Derneği” ve dini
duyguların sömürüsü yoluyla yoksul kesimleri
kendi cemaatine bağlamaktadır. Bu derneğin
en son Latin Amerika’nın Peru ülkesinde, bu
ülkenin cumhurbaşkanının da katıldığı bir
etkinlikte, depremzedelere yardım ettiği
düşünüldüğünde oluşturduğu ağın ne derece
etkili ve kapsamlı olduğu görülür.
“Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” aracılığıyla
da aydın ve yazar kesimlerine uzanmaktadır.
İŞHAD iş adamları derneği ve Asya Finans, iş
alanındaki örgütlülükleridir. Türkiye,
Kürdistan ve dünyanın birçok yerinde
yüzlerce özel okul, yurt ve dershane
aracılığıyla örgütlenmiştir. En son
gerçekleştirilen “Türkçe Dil Olimpiyatları”nda,
bu okullarda okuyan ve Türkçe öğrenmiş
dünyanın birçok ülkesinden ve halkından
çocuk ve genç, hazırladıkları ürünleri
seslendirmişlerdir. Türkiye’de her sene
yapılan “Abant Toplantıları”nda, siyasi ve
ideolojik durum değerlendirmeleri
yapılmaktadır. Dünyada da düzenli yapılan
Masonların Bilderberg toplantılarına bu
cemaatten katılım gerçekleşmektedir.
Fetullah Gülen ve cemaatinin bu
faaliyetlerle bağlantılı olarak kullandığı
ana kavramlar "hoşgörü" ve dinler arası
diyalog", aynı zamanda ilişkili olduğu Mason,
Siyonist ve Evangelist çevrelerin
geliştirdiği yeni küresel politikaların ya
da “ılımlı İslam” projesinin ana kodları
olmaktadır.Son süreçte TC içerisindeki
çatlama ve çeteleşmelerde Fetullahçı kanat
ile Ordu güdümlü “vatanseverler” ve “kuvayi
milliyeciler” tam bir meydan savaşına
girişmişlerdir. Hemen hemen her gün
karşılıklı olarak birbirlerinin çetelerini
deşifre edip, ne anlama geldiği pek
anlaşılmayan “Türk adaletine” teslim
etmektedirler. Bu savaş internet ortamında
da son derece çarpıcıdır.Gülen cemaatinin
Kürtlere ve değerlerine yaklaşımı inkarcı ve
pervasızdır. Onlar sadece Kürt Özgürlük
Hareketini hedeflememektedirler. Bizzat
Kürdün temel değerlerine saldırmaktadırlar.
“Din kardeşliği” kisvesine büründürülen bu
saldırı özünde faşist ve yok edicidir. MHP
bile “Kürtçe konuşan vatandaşlarımız”
ifadesiyle Kürt kimliğini tanırken bu cemaat
cümle aralarına gizlediği niyetleriyle Kürt
halkını inkar etmektedir. Kürt Özgürlük
Hareketine saldırılar ise başta istihbari
olmak üzere birçok cepheden yürütülmektedir.
Bunu rant kavgası yaptıkları ordu ile yarış
halinde yapmaktadırlar. Bu cemaatin söz
konusu yayın organlarına bakıldığında bu
saldırıların stratejik anlamda ve günlük
olarak yürütüldüğü rahatlıklar görülebilir.
Üstelik de din ve ümmet kılıfına gizlenen
derin bir ideolojik saldırı eşliğinde
yapılmaktadır. Çünkü Özgürlük Hareketinin
yaptığı Kürt halkını bunların onlarca yıldır
kurduğu dini sömürü sistematik çarkından ve
pençesinden kurtarmaktır. Dolayısıyla temel
rezerv alanlarını kurutmaktır. Bu kadar
saldırgan olmalarının nedeni bu yönüyle
anlaşılırdır.Kendi medya organlarında din ve
vicdan sömürüsüne dayalı sistematik
programlar yayınlayan Fetullahçı cemaat, son
zamanlarda İstanbul sermayesinin “Kürt
dizileri”ne alternatif diziler de
hazırlamaya başladı. “Tek Türkiye” adıyla
hazırlanan yeni dizide bir yandan “sefalet”
ve “cehalet” kavramlarıyla Kürtler
aşağılanırken diğer yandan “kardeşlik”
söylemine gizlenen inkar ve ırkçılık had
safhaya vardırılmaktadır.Cemaatin başı
Fetullah Gülen, ordunun yönelimleri
nedeniyle şu an ABD’de Siyonist ve
Evangelist (Evangelizm, Hıristiyanlığın
Protestan mezhebinin bir koludur. Bu mezhep
için, “Yahudiliğin Hıristiyanlık içindeki
örgütlemesi nitelemesi” yapılır. Nakşilik
için de “Yahudiliğin İslamiyet içindeki
örgütlemesi tanımlaması” yapılmaktadır.
Evangelistler ABD’de Bush ve
Cumhuriyetçilerin esas destekçi kitlesidir)
dostlarının yanında bulunmaktadır. AKP’yi
kumanda edenlerin de başında gelmektedir.